İspanya’nın Tahrir’i

15 Ocak 2012 Pazar

ispanyaİspanya’da “Kayıp kuşak” olarak tanımlanan gençlik uyumadığını gösterdi: “Politikaların ve bankerlerin oyuncağı değiliz!”
IMF tarafından “kayıp kuşak” olarak tanımlanan gençlik uyumadığını gösterdi. 15 Mayıs’tan bu yana binlercesi “Politikaların ve bankerlerin oyuncağı değiliz!” sloganıyla caddeleri doldurdu. “Ekonomiyi kurtarma” önlemlerine karşı direniş büyüyor…
Madrid’in ünlü Meydanı Sol’da, kalabalıktan yasemin devrimi kokusu yayılıyordu. İlk gösteri İspanya’nın 30 kentiyle birlikte 15 Mayıs Pazar günü başladı. O akşam polis çadırları söktü. Fakat ertesi gün göstericiler daha kalabalık olarak geri döndüler. Sadece Madrit’te değil Barcelona, Bilbao, Cordoba, Valencia, Seville, Zaragoza ve Granada’da da yüzbinlerce genç, işsiz, göçmen, emekli, gündelikçi “Gerçek demokrasi, hemen şimdi” sloganıyla caddeleri işgal etti.

İşsizlik yüzde 21

“Kayıp bir kuşak” nitelemesi ve ebedi bir güvensizlik ortamına mahkumiyet, sayısız genci sokaklara taşırdı. 4.2 milyon işsizle İspanya şu an Avrupa Birliği’nin en yüksek işsizlik oranına sahip. İşgücünün yüzde 21′i işsiz! Genç nüfustaki işsizlik oranı ise yüzde 45 dolayında. Ekonomik kriz İspanyol gençleri vurdu. Bu noktada Uluslar arası Para Fonu (IMF), bu dönemin gençliğini “kayıp kuşak” olarak tanımladı. Gösterilerdeki insanların birçoğu “Mileuroista”, (Bin eurocular -ayda 1000 Euro kazananlar) işsizlikten ve yolsuzluk politikalarından bıkmış insanlardı. Puerta del Sol’da “Siz parayı alın, biz sokakları alıyoruz!” yazılı bir pankart taşınıyordu.
Sloganlar hükümete biraz güven olduğunu gösteriyor. Protestocular tepkilerini, “Krizin sorumluları bedelini ödesin!” diyerek dile getirdi. Hareketin örgütçülerine göre, İspanyolların “bankacılar ve politika”nın neden olduğu bir krizin faturasını ödemesi düşünülemez. Brüksel ve IMF’nin direktifleri doğrultusunda hükümet tarafından hazırlanan ve ülkeyi mümkün olduğunca hızlı bir şekilde borçlardan kurtarma planı, sosyal koruma ağlarını birkaç ay içinde teker teker ortadan kaldırdı. Zapatero’nun Sosyalist Hükümeti, kamu harcamalarında ağır kısıtlamalara gitti: Örneğin öğretmenler, maaşlarının yüzde 5 oranında azaldığını gördüler.

Sosyal ağların örgütlü hareketi

Politik sınıftan bıkkınlık, sağcı ve solcu politikacıların yolsuzluk davalarından beslendi. Afişlerde protestocular, politik sınıfın ayrıcalıklarına son verilmesini, kamu sektörünün özelleştirilmesinin durdurulmasını ve vergi kaçakçılığı ile yüklü servetlerin vergi cennetlerine uçurulmasına karşı savaşmak için önlem alınması çağrısında bulundular. 19 Mayıs Perşembe günü Puerta del Sol’de yapılan “Assemblé”de (meclis, toplantı -çn) asıl talepler açıklandı. Protestocular, PSOE (sosyal demokratlar) ve Halk Partisi’nin (sağ) sınırlarını gösteren parti sisteminin hegemonyasını kınadılar, ülkenin siyasi görünümünü şekillendiren İspanya’da seçim yasası reformu için çağrıda bulundular.
“Assemblé”de halkın temel haklarıyla ilgili talepler öne çıkarıldı: Barınma, kültür, sağlık, eğitim, yönetime katılım, serbest kişisel gelişim, sağlıklı ve mutlu bir yaşam için gerekli malların tüketim hakları… Hareket ‘lekesiz seçim’lerin yapılmasını, politik yaşamın ahlaki boyutunun politik sorumluluğu vurgulayan bir yasayla pekiştirilmesini, yargılanan politikacıların seçimine yasak getirilmesini ve politik partilerin özel sermayeden yararlanmasının engellenmesini istedi. “Gerçek Demokrasi, hemen şimdi!”nin sloganı mantıklı.
İspanyol gazetelerinin manşetlerinde, “15 Mayıs hareketi -takma adıyla “el movimiento 15-M şaşırttı” başlıklarına yer verildi. Bu hareket, başka bir sembol ya da politik birlik olmaksızın kendiliğinden, sosyal ağlarla ortaya çıktı; Facebook ve Twitter’ı da kapsayan bu sosyal ağlar, “sıradan vatandaşlar” tarafından organize edildi. Bu hareketin kaynağı kollektif “Gerçek demokrasi, hemen şimdi” – bir grup blogcu ve internet kullanıcısının başlattığı ve birkaç ay içinde “Toma Plaza” (Anlaşma Yeri) ve “Juventud sin futuro” (Geleceği olmayan gençlik) gibi düzinelerce örgütü bünyesinde toplamayı başaran bir online platform. Bu hareket, 15 Mayıs yürüyüşünün organizatörleri tarafından, “demokratik ve halk katılımıyla gerçekleşmiş bir eylem” olarak tanımlanıyor ve halen kamusal alanların, meydanların ve sokakların kesintisiz işgaliyle devam ediyor.

Hükümet enkazının soluna doğru

Yerel ve bölgesel seçimlerin yaklaşmasıyla, bu hareketlilik, “seçimlere ve vatandaşların oy verme hakkına engel olması” gerekçesiyle seçim komitesi tarafından yasaklanmaya mahkum. Bu “öfkeli kalabalığın” ana taleplerden birinin bu partizanlığa son verilmesi olmasına karşın, 15 Mayıs Hareketi tarafından gelen resmi bir boykot veya boş oy çağrısı olmadı.
Birçok analist, İspanyol sivil toplumunun ilgisizlikten çıkarken iktidardaki solun Zapatero Hükümeti’nin son reformlarıyla enkaz haline getirdiği 22 Mayıs’taki seçimlere hazırlanan solu işsiz bıraktığını söylüyor. Sosyalist Parti (PSOE) tarafından desteklenen Barcelona Kent Konseyi, nasyonalist Katalan Yakınlık ve Birlik’e (CİU) kaybedebilir. Muhafazakar sağ Halk Partisi (PP) Pazar günü yapılan anketlerce en büyük kazanan olarak ilan edildi. O, Castilla-La Mancha bölgesi gibi sosyalist kalelerde galip gelebilir. Mart 2012 için nasıl bir yasama deneyimi planlanmaktadır? Sol partiler 15 Mayıs’ın ilhamıyla donanmaya çalışıyorlar. Ve belki “İzquierda Unida” (Birleşik Sol) koalisyonu, hareketin kazanımlarının tadını çıkaran Sosyalist Partinin soluna demir atabilir.

Angela Merkel İspanyolları “çaba sarfetmeye” çağrıyor

Avrupa’da şeytanın avukatlığına soyunalım! İnsanlarla da dalga geçercesine, saygısızca fetva vermekte tereddüt etmeyen Almanya Başbakanı Merkel’le başlayalım: “Güney Avrupalılar sadece işçilerdir”. Partisinin 17 Mayıs’taki bir gösterisi sırasında, “Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi ülkelerin Almanya’dan daha erken bir emeklilik yaşı uygulamaları, bizimle biraz olsun aynı çabayı sarfetmeleri önemli”… Almanya’da emeklilik yaşı 67′ye çıkarılmıştı ve Alman Hükümeti’nin ekonomik danışmanları, bunu sırasıyla 68 ve 69′a çıkarma taraftarı. Merkel, “Hem aynı para birimine sahip olup hem de bazılarının çok tatili varken diğerlerinin çok az tatili olmasını kabul edemeyiz” diye ekledi.
Tonlaması ve kelimeleri, kendini 15 Mayıs hareketiyle özdeşleştirenleri memnun etmiyor olmalı… Ayrıca The Wall Strett Journal gazetesinin 14 Şubat’ta yayınladığı veriler, Eurostat verilerinin aksine Yunanlıların Avrupa’daki en yüksek çalışma saatiyle çalışanlar olduklarını ortaya koyuyor. Haftada ortalama 42 saati, hafta ortalama 39 saat ile İspanyollar ve Portekizliler takip ediyor. Maaş eşitsizliğinden bahsetmiyoruz bile, Almanya’da ortalama brüt maaş 2 bin 980 Euro iken İspanya’da 2 bin 260 Euro.
Polisin baskılarına ve onlarca kez “toplum düzenini bozma ve kamu malına zarar verme” gerekçesiyle baskı ve tehditlerine rağmen oturma eylemi devam ediyor. 15 Mayıs Hareketi’nin sloganı durumu özetliyor: “Risk alıp kaybetmek, hiçbir riske girmeden kaybetmekten iyidir!..”.

“Karanlık Çağın Filizi” çıktı

sezai ekinciHep devrimin hamalı… Hep emekçi… Hep bağırtısız çağırtısız… Hep tereddütsüz… Hep gözükara…
Sosyalizm ve emeğin kurtuluşu davasının ölümsüz savaşçılarından komünist militan Sezai EKİNCİ‘nin yaşamını anlatan kitap yayınlandı. Sezai Ekinci’nin yoldaşı ve eşi Esmehan EKİNCİtarafından kaleme alınan kitap Sel Yayıncılık‘tan çıktı.
Kitabın arka kapağındaki tanıtım metnini yayınlıyoruz:Bazı insanlar için “7’sinde neyse 70′inde de o” denir. Sezai Ekinci’nin karakteristik özellikleri de son nefesine kadar öz olarak hiç değişmedi. 1975′lerin genç devrimcisi Sezai nasıl biriyse 27 yıl süren kesintisiz bir mücadele sürecinin ardından son nefesini veren komünist önder Sezai’si de aynıydı. Hep devrimin hamalı… Hep emekçi… Hep bağırtısız çağırtısız… Hep tereddütsüz… Hep gözükara…
“27 yıl boyunca değişmemiş olmak” bir komünist için normalde övgü olamaz!.. Marksist-Leninistler için “değişmemek” aslında donmanın hayatiyet kaybı ve politik ölümün ifadesidir. 20. yüzyılın parti pratikleri ve sosyalizm deneyimleri sırasında uğruna nice bedellerin ödendiği tarihsel başarı ve ilerlemelerin bile arkasının getirilemeyip tüketilişinin derinlerdeki tayin edici nedeni de zaten bu hayatiyet kaybı ve donma değil midir? Ama Manifesto’nun da o olağanüstü özlü tanımıyla “katı olan her şeyin buharlaştığı” 1980′ler sonrasının postmodern “değişim” örnekleriyle bir zamanlar “devrimci” olanların savruldukları halleri gördükten sonra bunun bir yönüyle de nasıl bir erdem olduğu gerçeği kendini daha net gösteriyor.

Sınırsız düşler, örgütlü kimlik

murat-dil-tikb-180x300Kardeşim, dünyada devinen her şeyde bir parça senin adın var bugün. O haklı ve güzel adın…
Murat,
Kürt topraklarındaydım; uçaktan iki saat önce indim ve senin yanına geldim. Orada, çetin dağların, kırmızı sıcağın, umudun, umutsuzluğun, yenilenmenin ve ihanetin içinde bulabildiğim her araçta seninle ilgili bir haber aradım.
Kardeşim,
İnanmalısın bana; dünyada devinen her şeyde bir parça senin adın var bugün. O haklı ve güzel adın. Nasıl senin yaptığın her şeyde uzak dünyaların, tanımadığın insanların adı varsa. Az önce gördüm seni. Gördüm elin annenin elindeydi. Elin şimdi bizim elimizde. Az önce bir parça ağladım. Sonra koridorda sana gelmiş insanlardan utandım, sustum. Şimdi kazanmış insanların gönenciyle yazıyorum.
Kazandık senin elinle
buluşturmayı annenin elini
Kazandık
Elin elimizde!
[Bu mesaj Murat Dil'in hastane sürecinde tutulan ziyaretçi defterine şair Tevfik Taş tarafından yazıldı]
Murat DilTİKB davasından yargılanarak atıldığı faşizmin zindanlarında Hepatit B hastalığına yakalandı. Aylarca tedavisi engellendi. Yoldaşlarının dışarıda yükseltikleri “Öldürtme Sahip Çık!” kampanyasının etkisiyle ve artık iyileşemeyecek oluşunun ‘garantisiyle’ tahliye edildi. Tahliye edildiğinde Hepatit B tedavi edilmediği için kanser olup bütün bedenini sarmıştı. 28 günlük hastane sürecinin ardından 5 Temmuz 2000′de sabah saat 03:00’te sıkılı yumruğuyla ölümsüzleşti. İki gün sonra Okmeydanı sokakları “Murat Dil Ölümsüzdür!” sloganıyla çınlıyordu. Oluşturulan kortejlerdeki 2 bin kişi ve barikatlar, panzerler vd. ile engellenen onlarca insanın devrimci-antifaşist öfkesi Murat’ı sonsuzluğa uğurlamak için buluşmuştu.
Sadece işkencelerde, çatışmalarda, sokak infazlarında katliamcı yüzünü göstermiyor burjuvazi. Tedavi etmeyerek ya da geciktirerek, hastane sevklerini yapmayarak, kötü ve sağlıksız koşullarda yaşamaya mahkum ederek de katlediyor devrimcileri. Uğur Hülagu Gürdoğan da TİKB davasından tutuklu bulunduğu Ümraniye E Tipi Cezaevi’nde tedavisi engellenerek 1999 yılında 19 Nisan’ı 20 Nisan’a bağlayan gece aynı hastalıkla katledilmişti. Şu anda da Bayram Kaymaz katlediliyor. Yanlış iğneyle felç edildi ve o halde tek kişilik hücreye atıldı.
Aza yer olmayan devrimci bir yaşam
Faşist 12 Eylül cuntasının karanlığını bedel ödeyerek, ödeterek yaran atılım kuşağının bir neferiydi Murat Dil. Çocuk denecek yaşta cam fabrikasında işçiliğe başladı. 1989 yılında Yapıyla buluştuğunda conta üreten bir atölyede çalışıyordu. Hafta sonlarında ve akşamları, emekçi semtlerinde, Şişli Kültür Merkezi‘nde, Kağıthane‘nin konfeksiyon atelyelerinde ve fabrikalarında çalışan genç işçilerle birlikte oluyordu. Bu kadar yoğun çalışma içinde düzenli olarak haftada iki sefer yapılan eğitime en çok okuyup gelen yoldaşlardan olurdu hep Murat. Onun devrimci çalışmasında “az”a, idareciliğe, “…mış gibi yapmalara” yer yoktu.
İlk katıldığı eylem cunta sonrası yapılan ilk 1 Mayıs eylemiydi. ‘89 1 Mayıs’ında Harbiye‘den Taksim‘e yürüyecek koldaydık. Dolapdere’ye kadar süren çatışmanın ardından Tarlabaşı‘na çıkıldı. Buradaki çatışmalarda M. Akif Dalcı şehit düşerken, Murat ilk gözaltısını da yaşadı. Gözaltıyla 1 Mayıs kutlaması onu işkencehaneyle taşındırmış oldu. Hücrede yaşadığı devrimci dayanışma, marşlar ve atılan sloganlarla yaşanan devrimci coşku Murat’ı derinden etkiledi. Bugünden sonra da örgütlü olarak devrimci mücadeleye daha sıkı sarıldı.
Örgütlü olduğumuz semtlere yenilerini katıp Okmeydanı, Nurtepe, Güzeltepe, Kağıthane çevresinde etkin bir örgütlenme faaliyeti yürüttülüyordu. Bu alanlarda örgüt çalışması ete kemiğe bürünmeye başlıyordu. Örgüt çalışmasında sınıf mücadelesinin kavgasında gelişip yetkinleşen “Ahmet” yoldaştı artık o. Ahmet’in çalışma yaptığı birimlerde yeni yoldaşlar kısa zamanda militanlaşır gelişirdi.
Körfez Savaşı diye anılan emperyalizmin Irak’a yaptığı ilk saldırı sırasındaki Genel Grev Genel Direniş kampanyası “Emperyalist Savaşa Hayır!” çalışmasıyla birleştirildi. Murat İkitelli‘den Bağcılar‘a, Sefaköy‘den Gazi‘ye, Esenler‘den Nurtepe’ye, Yeşilpınar‘dan Okmeydanı’na, Kağıthane’den Gültepe‘den Gülsuyu‘na kadar, kahve ve atelyelerde toplantılar, bildiri dağıtımı, duvar yazıları, duvar gazetesi ve pankartların asılması gibi çalışmaların öncü ekibi içindeydi yine.
“Emperyalist savaşa ve 12 Eylül faşizmine karşı” TİKB, TKP/ML Hareketi ve TKİH ortak bir kampanya yürütüyordu. Yürütülen kampanyanın sonunda Fındıkzade‘de ortak gösteri yapılacaktı. Bu eylemde örgütün askeri sorumlusu Murat’tı. Yürüyüş başlayınca hızla kitlenin üzerine doğru gelen bir polis minibüsü yolun ortasında duran Murat yoldaşın hedefiydi. Onun mükemmel zamanlamasıyla eylem kayıp verilmeden sona erdi.
Teknik işler ve örgütçülük dışında askeri özellikleriyle de öne çıkan Murat yoldaş, Osman Yaşar Yoldaşcan Müfrezesi‘nin Şaban Budak ve Osman Akgün’le birlikte ilk militanlarındandı. O kesitte müfrezenin gerçekleştirdiği eylemlerin hepsinde yer aldı.
Şubat ‘91′de İstanbul örgütlülüğümüzün darbe alması sonucu Rumeli yakasında örgütlenmede sorumluluk aldı.
’94 yılından itibaren bir yandan AFMK çalışmasını, diğer yandan EKK politikasını işçi sınıfı içinde yaymaya çalıştı. Gazi Antifaşist Halk Direnişi‘ni duyduğunda, AFMK militanlığıyla barikat başına koştu. Kah barikatta nöbet tuttu, kah elindeki megafonla ajitasyon/propaganda yaptı. Gazi geleneğini Gülsuyu’na taşıyıp faşist mafya çetelerine karşı antifaşist direniş örgütledi.
‘96 1 Mayıs’ında da yürüyüş güzergahındaki faşist MHP binasının dağıtılmasında Murat en öndeydi. İşkenceci polisin dövülmesinden, 1 Mayıs kürsüsünün, sendika ağalarının elinden alınıp ihtilalci komünistlerin denetimine geçmesinde yine Murat en öndekilerdendi.
Faşist işkenceci, katil Adalet Bakanı Mehmet Ağar‘ın 8-10 Mayıs sürgün ve tecrit genelgesine karşı devrimci tutsakların başlattığı süresiz açlık grevinin ilk günlerinde Murat, bir AFMK eylemi hazırlığı içindeydi. Çekmeköy‘de faşist örgütlenme yapan Ülkü Ocağı bombalanacaktı. Murat, elindeki bombayı faşist yuvasına atıp dağıtırken, ikinci bombayı atmaya çalışan genç yoldaşı, bombanın kolundaki saate takılmasıyla atamadı. Ve bomba elinde asılı kaldı. Murat, Yunus yoldaşın geleneğiyle genç yoldaşın üzerine atladı. Ama bombadan kurtulamadan bomba patladı. Murat ve yoldaşı yaralı olarak yakalandı.
Sakarya Cezaevi‘ne geldiğinde, kolu ve eli yaralıydı. Atelyede çalıştığı zaman geçirdiği iş kazası sonucu koluna konan platin çıkarılıp atılmış, hiçbir tedavi yapılmadan yaralarına dikiş atılmıştı. Cezaevine geldiğinde Süresiz Açlık Grevi (SAG) devam ediyordu. Murat, daha kolundaki yara iyileşmeden açlık grevine başladı. ‘96 Genel Direnişi zaferle bitirildikten sonra, Murat’ın tedavisi engellenerek hastaneye götürülmedi. Kolunun yarası, kemiğinin kırık olması, Murat’ın özgürlük eylemi çalışmasına katılmasına engel olmadı. Murat her zaman olduğu gibi yine özgürlük eyleminin içinde, cezaevi mücadelesinin önündeydi.
Marmara depreminden sonra Murat Gebze Cezaevi’ndeydi. Özgürlük eylemi çalışması içinde, Ulucanlar Katliamı öğrenildi. Ulucanlar için barikat, rehin alma kararı üzerine hareketlendi. Hemen tüm gerekli malzemeleri hazırlayıp getirdi ara maltaya. “Tamam gidiyoruz” denildiğinde düğüne gider gibi koştu kapı altına.
Murat o günlerde kendisini yorgun hissetmeye başladı. Daha önce, Abdullah Öcalan‘ın bir emperyalist komployla yakalanıp getirilmesini protesto için yaptığımız açlık grevi sırasında halsizdi ve sağ yanı ağrımaya başlamıştı. Kendi olanaklarımızla yaptırdığı kan tahlili sonucunda Hepatit-B geçirmiş olduğunu öğrendik. Yılbaşından 10 gün önce grip ve halsizlik olarak başladı hastalığı. Yılbaşından sonra, kırk günde 8 kilo zayıfladı. İdareye baskı yaparak zorla hastaneye gönderdik ve bir katil bozuntusu doktor hastalığını bildiği halde hiçbir tahlil yapmadan, subaya sorarak İstanbul’a normal sevk yapmıştı.
Örgütümüzün 21. kuruluş etkinliğine Murat hasta olarak katıldı. Rahat etmesi için yoldaşları duvarın dibine yatak yaptı. Ama bu Murat’a göre değildi; duramadı ve gidip yanlarına oturdu. Zorlanarak bir konuşma yaptı. Biraz dinlenip, kendi yazdığı şiirini okudu:
Düşte sınır yok
Türküsüz düş yok
Uykunun kederli bir vakti
Ölüm dumanı salmış havaya
Hava ki güneş açar
Hava ki maviliğinde
Sınırsızca kuşlar kanat çırpar
Havada kuru ayaz
Havada kan
Havada sıkılı yumruk
Havada zaferin asılı sesi var

“Demokratik özerklik” ne kadar demokratik?

29 Ağustos 2010 Pazar

Demokratik özerklik konusuna biraz daha devam etmemiz gerekiyor. Bir önceki yazımızda iki açıdan bu projenin demokratik olmadığını vurgulamıştık.


Birincisi, Kürt halkının kendi kaderini özgürce belirleme hakkını karşılayan bir proje değil, sömürgeci egemenliği biraz daha “yaşanabilir” kılmaya yönelik bir projedir.

İkincisi, bu proje halkın özgür iradesini, özgür örgütlenmesini, özgür ifadesini açığa çıkaran ve bunlara dayanan, bunları işleten bir yapıya ve “iktidar sistemine” sahip değildir. Bu ikinci noktayla ilgili bir önceki yazımızda kısaca şunları yazmıştık:

“Demokratik Özerklik Projesi, devlet karşısında, devletle ilişkiler açısından Kürt halkının geleceği ve kaderi üzerinde özgürce söz ve karar sahibi olma hakkını içermediği gibi, başka yönleriyle de demokratik bir içeriğe, işleyişe ve mekanizmalara sahip değildir! Halkın özgürce kendini ifade etme, tartışma, özgürce görüş oluşturma ve bununla karar süreçlerini etkileme olanağı yoktur. Bugüne dek yaratılan siyaset anlayışı ve kültürü, üsten belirlenen çerçevede tartışma, görüş belirtme ve resmi çizgi ve kararı onaylamanın ötesinden başka bir işleyişe izin vermemektedir. Dolayıyla kendi içinde demokratik olamayan bir yapının demokrasiden, kavram olarak özerklikten söz etmesi, hele bunu özgürlük teorisiyle açıklaması, en hafif deyimiyle samimiyetsizliktir.”

Bunu biraz açmakta yarar var. Bir sömürgeci ve zulüm düzenini hedeflemek, ona karşı “yeni bir dünya” amacıyla mücadele etmek çok önemlidir. Ancak bunu da içeren ve bundan daha önemli olan, bu amaçlanan “yeni dünyanın” nasıl olacağı, nasıl kurulacağı ve hangi temellere dayanacağıdır. “Eskiye” karşı mücadele süreci ile birlikte “yeni” bir iktidar ilişkileri sistemi de kuruluyor. Bu, her zaman “soylu” amaçlarla, “devrimin çıkarları”yla, karşı devrimci zora karşı devrimi ve halkı koruma amacıyla meşrulaştırılmıştır. Bu meşrulaştırma süreci, aynı zamanda bir iktidar aygıtının kurulması ve oturtulması sürecidir. Bu devrim aygıtı, aynı zamanda bir iktidar aygıtı olarak şekilleniyor.

Burada ilginç olan bir paradoks var. Bu da, devrim aygıtının veya aynı anlama gelmek üzere iktidar aygıtının programına yazdığı “yeni gelecek ve yeni dünya” hedefiyle çelişmesi, onunla ciddi bir karşıtlık oluşturmasıdır!

Bütün devrimciler, devrimin en temel sorununun iktidar olduğunu belirtirler. Yani egemen devlet iktidarının yıkılması ve yerle bir edilmesi, onun yerine proletaryanın ve emekçilerin iktidarının kurulması... Ancak tarihsel deneyimler ve güncel pratikler de ortaya çıkardı ki, eskinin yerine konulan “yeni” iktidar aygıtı, eskinin “kötü” bir tekrarından başka bir şey değildir.

Sorun, sadece eski iktidarın tasfiyesi değil, “yeni” olanda “güç ve iktidarın” nasıl ve ne şekilde “dağıldığı” ve örgütlendiği sorunudur!

Merkezi iktidar, güç ve yetkinin tek bir merkezde, tek bir kişide toplanması ve yoğunlaşmasının, iktidarın bu yapısıyla denetim dışı kalmasının gerçek anlamda özgürlükle bir ilişkisi olabilir mi? Sadece reel sosyalist devletlerde değil, kendisini parti, örgüt veya cephe olarak tanımlayan hareketlerde de güç, iktidar ve yetki tek elde veya merkezlerde toplandı, toplanıyor.

Bunun sonucu, sadece aracın amacın önüne geçmesi, amacın aracı meşrulaştıran bir araca dönüştürülmesi olmadı, aynı zamanda devrim emekçilerini karar süreçlerinin dışına itti. Ayrıntılara girmek konumuz değil, ancak şu kadarını belirtelim, güç, iktidar ve yetkinin tek elde, tek merkezde toplandığı ve yoğunlaştığı bir zeminde en geniş anlamda demokrasiden -bizim için daha kapsayıcı ve doğru olan özgürlük kavramından- söz etmek sözcüğün tam anlamıyla bir demagojidir!

“Eskiyi yıkmak” önemlidir ancak daha ilk adımdan itibaren eskinin yerine ne konulacağı çok daha belirleyici ve hareketin niteliğini belirleyen bir temeldir! Eskiyi yıkma ve yeniyi yapma süreci bir bütündür. Bu iki yan, gerçek anlamda uyumlu ve birbirini tamamlayan ve geliştiren unsurlar mı? İşte bütün mesele bu noktada düğümlenmektedir! Bugün kendi yapınla, ilişkilerinle, karar süreçlerinle ne kadar eskiyi aşıyorsun ya da gerçekten aşıyor musun? Bu soruların yanıtı, can alıcıdır!

Bu konuda PKK hareketi çarpıcı derslerle dolu bir deneyimdir. PKK, bağımsızlık, demokrasi, özgürlük, sosyalizm idealleriyle yola çıktı. Bu ideallerle bir toplumun devrimci dinamiklerini ortaya çıkardı. Süreç içinde hatırı sayılır olanaklar, değerler ve ilişkiler ortaya çıktı, birikti. Bu, aynı zamanda bir iktidarlaşma süreciydi de…

Ancak özellikle 3. Kongre’den sonra bu iktidar ilişkileri ve olanakları tek bir kişinin elinde despotik bir aygıta dönüştü. Süreç içinde öyle bir noktaya geldi ki, bu bir kişinin dışında kalan bütün kişi ve “kurumlar”, bu bir kişiye hizmet etmek, ona tapınma düzeyinde biat etmek zorunda kaldılar. Öyle bir mekanizma kuruldu ki, “O” her şeydi, tek hâkim, tek karar verici, tek seçici; “diğerleri” ise çalışmak, üretmek, savaşmak ve biat etmenin dışında “hiçbir şeydiler”.

Bunun nasıl ve hangi yöntemlerle gerçekleştirildiğini bugüne kadar genişçe değerlendirdik ve yazdık. Güncele gelecek olursak özetle vurgulanması gereken şudur:

Demokratik Toplum Kongresi, “Demokratik Özerklik” kararını aldı. Bunun tabanın görüşü, tartışmalar sonucu oluşan kararı olduğu söylendi, söyleniyor. Elbette DTK içinde yer alanlar, tartışıyorlar, bu bağlamda bu “karar süreçlerine” de katılıyorlar. Ancak bu tartışma ve karar sürecinin, daha öncekilerde ve benzerlerinde olduğu gibi, “yüksek iradenin” onayı ve özümsenmesinden öte bir anlamı var mı? Özgür tartışma, özgür ifade ve karar süreçlerini etkileme ve bu süreçlerde etkin rol alma hak ve yetkisi olmadan, yani “iktidar” olmadan anılan kongre ve platformların bir anlamı var mı?

Elbette var, “yüksek iradenin” kararlarına uygulama gücü kazandırmak, onları meşrulaştırmak ve özümsetmek.

Kürt halkının kendi kaderi ile ilgili özgür kararını verebilmesi için özgür tartışma, özgür ifade ve özgür örgütlenme zeminlerinin olması gerekir. Bu özgürlük zeminlerinin hem sömürgeci sistem tarafından, hem de halkın bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi içinde ortaya çıkan ve ona dayanan, ama her açıdan onun karşıtına dönüşen “irade” tarafından ortadan kaldırıldığını vurgulamamız gerekir. Şu soru da önemli:

“Demokratik özerklik” kimin iradesi? Gerçekten halkımızın mı, yoksa bu devlet ve düzen tarafından kabul edilmek için her türlü yolu denemekten geri durmayan “iradenin” mi?



24 Ağustos 2010

(Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/34, 27 Ağustos 2010)

Zaman gazetesi ayıp etti!

Bu da oldu. AKP icraatlarını ülkenin herşeye rağmen demokratikleştiği gerekçesiyle destekleyen ve referandumda "Yetmez Ama Evet Platformu" oluşturanlar ile Zaman gazetesi ilk kez çelişti.


Bugün Beyoğlu Taksim'de "Yetmez Ama Evet Platformu" bir yürüyüş düzenledi. AKP'nin "Evet" kampanyasını "güçlendiren" platform ile AKP'nin referandum çalışmalarında en büyük destekçisi Zaman gazetesi, bu yürüyüş nedeniyle ilk kez ters düştü.

"Darbeciler halka hesap verecek" ve "Öz-öz-özgürlük!" sloganları atarak yürüyen platform bileşenleri Taksim'de 30 bin kişinin yürüdüğünü belirtirken, Zaman gazetesi Cihan Haber Ajansı'ndan aldığı haberle yürüyüşün 5 bin kişi ile yapıldığını yazdı.

Bugüne kadar "Yetmez Ama Evet Platformu" ile referandumda bu şekilde tavır alanlara sayfalarını cömertçe açan Zaman gazetesinin mi kitleyi olduğundan daha küçük gösterdiği yoksa Platform bileşenlerinin mi kitleyi abarttığı anlaşılamadı.



(soLpostal)

Anayasa değişikliği ile ilgili..!!

Arkadaşlar bana gelen sizilerinde okumasında fayda görüyorum.Sanırım uygun bir tartışma konusududur.










ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN İÇERİĞİNİ TAM OLARAK BİLİYORMUYUZ....? YADA HALKIMIZIN VE ÜLKEMİZİN LEHİNEMİ/ALEYHİNEMİ....?



Lehimize gözüken bir kaç maddeyle neleri kaybedeceğimizi biliyormuyuz...?



Mecliste yasa tasarısı eğer yasalaşırsa pek çok hakkımızı kaybedeceğiz (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) 5510 sayılı bekleyen şu anda.



Sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızda oluşacak kayıplardan bazıları şöyle:



- Zaten kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar, hem de erkekler için 65'e çıkarılacak. (Madde 28)



- Emekliliğe hak kazanabilmek için yakın zamanda 5.000 'den 7,000 güne çıkarılan prim ödeme zorunluluğu 9,000 gün prime çıkacak. (Madde 27)



- Emekli maaşları% 23 ila% 33 arasında düşürülecek.(Madde 29)



-Yıpranma hakkı gasp edilecek



-Aylık geliri 1390,6 YTL'den fazla olan bütün vatandaşlar her ay 73 ila 475 YTLGenel Sağlık Sigortası primi ödemek zorunda kalacak. (Madde 88)



- Sadece ayakta tedavi olununca değil; hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince de 'Katılım payı'adı altında bıraktı ÖDENECEK. (Madde 68)



- 'Katılım payı' Gerektiğinde beş Katına kadar arttırılacak. (Madde 68)



-Bütün Sağlık Hizmetleri Paralı olacak.



- Sağlık hizmeti alabilmek için bu Ülkenin VATANDAŞI olmak, üstelik vergi ödemek, dahası Genel Sağlık Sigortası primi yatırmak, hatta bir de 'katılım payı' ödemek yetmeyecek. Şimdi bir de'ilave ücret'adı altında para ödemek gerekecek. (Geçici Madde 5)



- Bütün dünyada anne sütünün önemi yeniden anlaşılır ve emzirme teşvik edilirken Türkiye'de "sigortalının çocuğuna bir ay anne sütü yeter 'mantığı geçerli olacak. Daha önce doğum yapan sigortalılara 6 ay süreyle verilmesi öngörülen altı emzirme yardımı bir ayadüşürülecek.



- Hastalanan sigortalılara verilen iş görememezlik ödeneği % 16 azalacak. (Madde 18, 19, 80)



- Emekli Bağ-Kur'lularının maaşından10 yıl süreyle % 10 oranında Genel Sağlık Sigortası primi kesilecek. (Madde 88)



- Primini ödeyemeyen vatandaşlar sağlık hizmeti alamayacak, Hastane kapılarından geri dönecek. (Madde 88, 89, 90)



- Primini ödeyemeyen çiftçilerin pamuğuna buğdayına, üzümüne tütününe el konulacak.. (Madde 87)



Şu anda sadece Türkiye'de değil dünyanın pek çok ülkesinde benzer Politikalar uygulanmaya çalışılıyor. Devletler sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarını azaltma çabasındalar. Fransa ve Yunanistan'da büyük grevler ve yürüyüşlerle bu yasalar engellenmeye çalışılıyor. Şu an yasanın getirecekleri ile ilgili yeterli Farkındalık yok. Biz de bu yasayı engelleyebiliriz. Biz karşı koyarsak bu yasayı geçiremezler!



Muhakkak bu maili tüm tanıdıklarınıza iletin!

Onbinlerce insan "Yetmez ama Evet" diyerek yürüdü

12 Eylül'deki referanduma "Yetmez ama Evet" diyenlerin bugün Taksim'deki yürüyüşüne 30 binden fazla insan katıldı. Sıcak havaya rağmen Tünel Meydanı'ndan Taksim Meydanı'na yürüyen onbinlerce kişi, "Darbeciler halka hesap verecek" ve "Öz-öz-özgürlük!" sloganları attılar.




"Yetmez ama Evet" kampanyası, bugün saat 15:00'te Beyoğlu'nda Tünel Meydanı'dan Taksim Meydanı'na bir yürüyüş gerçekleştirdi. 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının talep edildiği yürüyüşe 30 bini aşkın kişi katıldı.



Bayraklarla ve davullarla gerçekleştirilen yürüyüşte, özgürlük talep eden onbinler, "Darbecilerin yargılanması için Yetmez ama Evet", "Hrant'ın katillerinden hesap sorulması için Yetmez ama Evet", "Kürt halkının özgürlüğü için Yetmez ama Evet", "Başörtüsüne özgürlük için Yetmez ama Evet", "Emekçilerin özgürlüğü için Yetmez ama Evet" sloganları attı.



Yürüyüşte ayrıca, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan'daki darbe ve darbe girişimlerine, Diyarbakır Cezaevi'ne, Hrant Dink'in katillerine, Ergenekon çetesine "Bir daha asla!" denildi.

Yürüyüşün sonunda Taksim Meydanı'nda, Yetmez ama Evet kampanyası aktivisti Arife Köse basın açıklamasını okudu. Açıklamada şöyle denildi:




"Değerli basın emekçileri, değerli dostlar,



Bizler, anayasa değişikliğine, "Yetmez", "ama evet!" diyoruz,



12 Eylül Anayasasından ve ruhundan tümüyle kurtulmamızı sağlayacak yeni bir anayasa istiyoruz. Mevcut Anayasa değişiklik paketi 12 Eylül Anayasası'ndan tümüyle kurtulmak yönündeki taleplerimizi karşılamıyor. Ama bu paket darbe anayasasının çöpe atılması yönünde önemli bir ilk adımdır. Daha geniş özgürlükler alanını kazanmak için küçük de olsa bir kapı aralamaktadır.



Bu yüzden YETMEZ AMA EVET!



YETMEZ, çünkü biz, sivil, demokratik, özgürlükçü, çoğulcu, demokratik tartışmalarla şekillendirilen, tümüyle yeni bir anayasa istiyoruz. Mevcut anayasanın tamamı idam severlerin anayasasıdır. Necdet Adalı'yı asanların anayasasıdır. Erdal Eren'i asmak için yaşını büyük gösteren Kenan Evren'in anayasasıdır ve tamamen değişmelidir.



YETMEZ, çünkü biz savaşı değil barışı güvence altına alan bir anayasa istiyoruz.



YETMEZ, çünkü biz bütün toplumsal kesimlerin haklarının güvence altına alındığı bir anayasa istiyoruz.



YETMEZ, çünkü biz, ırkçı ve milliyetçi her tür söylemden arındırılmış bir anayasa istiyoruz.



YETMEZ, çünkü biz, insan haklarının ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı bir anayasa istiyoruz.



AMA bu yetmezlere rağmen EVET diyoruz.



EVET, çünkü biz, darbecilerden hesap sorulmasının yolunun açılmasını istiyoruz.



EVET, çünkü biz, fişlenmenin son bulmasını istiyoruz.



EVET, çünkü biz, 12 Eylül'ün hesabının sorulmasını istiyoruz.



EVET, çünkü biz 12 Eylül darbe anayasasının kısmen de olsa değişmesini istiyoruz.



EVET, çünkü biz, rejimin bekçiliğini yapan değil, hukuk kurallarına uyan bir yargı sistemi için istiyoruz.



EVET, çünkü biz, darbecilerin karşısında el pençe divan duran Anayasa Mahkemesi'nden,



Partileri kapatan Anayasa Mahkemesi'nden,



Başörtüsünü yasaklayan Anayasa Mahkemesi'nden,



Yüksek yargıçların yüksek yargıçları seçtiği yargıçlar sultasından,



Şemdinli savcısını görevden alarak Şemdinli bombacılarını koruyan,



HSYK'nın bugünkü yapısından kurtulmak istiyoruz.



EVET, çünkü biz, askere sivil yargının yolunun açılmasını istiyoruz.



EVET, çünkü biz, sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmamasını istiyoruz.



12 Eylül cuntasının anayasasından kurtulmak için yeterli olmayan değişiklikleri, "Yetmez ama Evet!" diyerek savunuyoruz.



Yeni bir anayasanın yapımını kolaylaştıracağı için 12 Eylül günü, 12 Eylül anayasasında yapılan değişikliklere, "Yetmez ama Evet" diyoruz.



13 Eylül'de özgürlükler için, tüm ezilen kesimlerin hakları için, kamu çalışanlarının grev hakkı, Kürt halkının özgürlükleri, başörtüsü üzerindeki baskıların son bulması, Hrant'ın katillerinin ve katillerini örgütleyenlerin hesap vermesi için mücadele etmeye, tüm darbeciler yargılanana kadar, Kenan Evren ve şurekasından Kafes ve Balyoz darbecilerine kadar, Ergenekon çetesinin tüm üyeleri en ağır cezalara çarptırılana kadar mücadelemize kaldığımız yerden devam edeceğiz."