İspanya’da “Kayıp kuşak” olarak tanımlanan gençlik uyumadığını gösterdi: “Politikaların ve bankerlerin oyuncağı değiliz!”İspanya’nın Tahrir’i
15 Ocak 2012 Pazar
İspanya’da “Kayıp kuşak” olarak tanımlanan gençlik uyumadığını gösterdi: “Politikaların ve bankerlerin oyuncağı değiliz!”“Karanlık Çağın Filizi” çıktı
Hep devrimin hamalı… Hep emekçi… Hep bağırtısız çağırtısız… Hep tereddütsüz… Hep gözükara…Sınırsız düşler, örgütlü kimlik
Kardeşim, dünyada devinen her şeyde bir parça senin adın var bugün. O haklı ve güzel adın…Kürt topraklarındaydım; uçaktan iki saat önce indim ve senin yanına geldim. Orada, çetin dağların, kırmızı sıcağın, umudun, umutsuzluğun, yenilenmenin ve ihanetin içinde bulabildiğim her araçta seninle ilgili bir haber aradım.
İnanmalısın bana; dünyada devinen her şeyde bir parça senin adın var bugün. O haklı ve güzel adın. Nasıl senin yaptığın her şeyde uzak dünyaların, tanımadığın insanların adı varsa. Az önce gördüm seni. Gördüm elin annenin elindeydi. Elin şimdi bizim elimizde. Az önce bir parça ağladım. Sonra koridorda sana gelmiş insanlardan utandım, sustum. Şimdi kazanmış insanların gönenciyle yazıyorum.
Kazandık senin elinle
buluşturmayı annenin elini
Kazandık
Elin elimizde!
Faşist 12 Eylül cuntasının karanlığını bedel ödeyerek, ödeterek yaran atılım kuşağının bir neferiydi Murat Dil. Çocuk denecek yaşta cam fabrikasında işçiliğe başladı. 1989 yılında Yapıyla buluştuğunda conta üreten bir atölyede çalışıyordu. Hafta sonlarında ve akşamları, emekçi semtlerinde, Şişli Kültür Merkezi‘nde, Kağıthane‘nin konfeksiyon atelyelerinde ve fabrikalarında çalışan genç işçilerle birlikte oluyordu. Bu kadar yoğun çalışma içinde düzenli olarak haftada iki sefer yapılan eğitime en çok okuyup gelen yoldaşlardan olurdu hep Murat. Onun devrimci çalışmasında “az”a, idareciliğe, “…mış gibi yapmalara” yer yoktu.
Türküsüz düş yok
Uykunun kederli bir vakti
Ölüm dumanı salmış havaya
Hava ki güneş açar
Hava ki maviliğinde
Sınırsızca kuşlar kanat çırpar
Havada kuru ayaz
Havada kan
Havada sıkılı yumruk
Havada zaferin asılı sesi var
“Demokratik özerklik” ne kadar demokratik?
29 Ağustos 2010 Pazar
Demokratik özerklik konusuna biraz daha devam etmemiz gerekiyor. Bir önceki yazımızda iki açıdan bu projenin demokratik olmadığını vurgulamıştık.
Birincisi, Kürt halkının kendi kaderini özgürce belirleme hakkını karşılayan bir proje değil, sömürgeci egemenliği biraz daha “yaşanabilir” kılmaya yönelik bir projedir.
İkincisi, bu proje halkın özgür iradesini, özgür örgütlenmesini, özgür ifadesini açığa çıkaran ve bunlara dayanan, bunları işleten bir yapıya ve “iktidar sistemine” sahip değildir. Bu ikinci noktayla ilgili bir önceki yazımızda kısaca şunları yazmıştık:
“Demokratik Özerklik Projesi, devlet karşısında, devletle ilişkiler açısından Kürt halkının geleceği ve kaderi üzerinde özgürce söz ve karar sahibi olma hakkını içermediği gibi, başka yönleriyle de demokratik bir içeriğe, işleyişe ve mekanizmalara sahip değildir! Halkın özgürce kendini ifade etme, tartışma, özgürce görüş oluşturma ve bununla karar süreçlerini etkileme olanağı yoktur. Bugüne dek yaratılan siyaset anlayışı ve kültürü, üsten belirlenen çerçevede tartışma, görüş belirtme ve resmi çizgi ve kararı onaylamanın ötesinden başka bir işleyişe izin vermemektedir. Dolayıyla kendi içinde demokratik olamayan bir yapının demokrasiden, kavram olarak özerklikten söz etmesi, hele bunu özgürlük teorisiyle açıklaması, en hafif deyimiyle samimiyetsizliktir.”
Bunu biraz açmakta yarar var. Bir sömürgeci ve zulüm düzenini hedeflemek, ona karşı “yeni bir dünya” amacıyla mücadele etmek çok önemlidir. Ancak bunu da içeren ve bundan daha önemli olan, bu amaçlanan “yeni dünyanın” nasıl olacağı, nasıl kurulacağı ve hangi temellere dayanacağıdır. “Eskiye” karşı mücadele süreci ile birlikte “yeni” bir iktidar ilişkileri sistemi de kuruluyor. Bu, her zaman “soylu” amaçlarla, “devrimin çıkarları”yla, karşı devrimci zora karşı devrimi ve halkı koruma amacıyla meşrulaştırılmıştır. Bu meşrulaştırma süreci, aynı zamanda bir iktidar aygıtının kurulması ve oturtulması sürecidir. Bu devrim aygıtı, aynı zamanda bir iktidar aygıtı olarak şekilleniyor.
Burada ilginç olan bir paradoks var. Bu da, devrim aygıtının veya aynı anlama gelmek üzere iktidar aygıtının programına yazdığı “yeni gelecek ve yeni dünya” hedefiyle çelişmesi, onunla ciddi bir karşıtlık oluşturmasıdır!
Bütün devrimciler, devrimin en temel sorununun iktidar olduğunu belirtirler. Yani egemen devlet iktidarının yıkılması ve yerle bir edilmesi, onun yerine proletaryanın ve emekçilerin iktidarının kurulması... Ancak tarihsel deneyimler ve güncel pratikler de ortaya çıkardı ki, eskinin yerine konulan “yeni” iktidar aygıtı, eskinin “kötü” bir tekrarından başka bir şey değildir.
Sorun, sadece eski iktidarın tasfiyesi değil, “yeni” olanda “güç ve iktidarın” nasıl ve ne şekilde “dağıldığı” ve örgütlendiği sorunudur!
Merkezi iktidar, güç ve yetkinin tek bir merkezde, tek bir kişide toplanması ve yoğunlaşmasının, iktidarın bu yapısıyla denetim dışı kalmasının gerçek anlamda özgürlükle bir ilişkisi olabilir mi? Sadece reel sosyalist devletlerde değil, kendisini parti, örgüt veya cephe olarak tanımlayan hareketlerde de güç, iktidar ve yetki tek elde veya merkezlerde toplandı, toplanıyor.
Bunun sonucu, sadece aracın amacın önüne geçmesi, amacın aracı meşrulaştıran bir araca dönüştürülmesi olmadı, aynı zamanda devrim emekçilerini karar süreçlerinin dışına itti. Ayrıntılara girmek konumuz değil, ancak şu kadarını belirtelim, güç, iktidar ve yetkinin tek elde, tek merkezde toplandığı ve yoğunlaştığı bir zeminde en geniş anlamda demokrasiden -bizim için daha kapsayıcı ve doğru olan özgürlük kavramından- söz etmek sözcüğün tam anlamıyla bir demagojidir!
“Eskiyi yıkmak” önemlidir ancak daha ilk adımdan itibaren eskinin yerine ne konulacağı çok daha belirleyici ve hareketin niteliğini belirleyen bir temeldir! Eskiyi yıkma ve yeniyi yapma süreci bir bütündür. Bu iki yan, gerçek anlamda uyumlu ve birbirini tamamlayan ve geliştiren unsurlar mı? İşte bütün mesele bu noktada düğümlenmektedir! Bugün kendi yapınla, ilişkilerinle, karar süreçlerinle ne kadar eskiyi aşıyorsun ya da gerçekten aşıyor musun? Bu soruların yanıtı, can alıcıdır!
Bu konuda PKK hareketi çarpıcı derslerle dolu bir deneyimdir. PKK, bağımsızlık, demokrasi, özgürlük, sosyalizm idealleriyle yola çıktı. Bu ideallerle bir toplumun devrimci dinamiklerini ortaya çıkardı. Süreç içinde hatırı sayılır olanaklar, değerler ve ilişkiler ortaya çıktı, birikti. Bu, aynı zamanda bir iktidarlaşma süreciydi de…
Ancak özellikle 3. Kongre’den sonra bu iktidar ilişkileri ve olanakları tek bir kişinin elinde despotik bir aygıta dönüştü. Süreç içinde öyle bir noktaya geldi ki, bu bir kişinin dışında kalan bütün kişi ve “kurumlar”, bu bir kişiye hizmet etmek, ona tapınma düzeyinde biat etmek zorunda kaldılar. Öyle bir mekanizma kuruldu ki, “O” her şeydi, tek hâkim, tek karar verici, tek seçici; “diğerleri” ise çalışmak, üretmek, savaşmak ve biat etmenin dışında “hiçbir şeydiler”.
Bunun nasıl ve hangi yöntemlerle gerçekleştirildiğini bugüne kadar genişçe değerlendirdik ve yazdık. Güncele gelecek olursak özetle vurgulanması gereken şudur:
Demokratik Toplum Kongresi, “Demokratik Özerklik” kararını aldı. Bunun tabanın görüşü, tartışmalar sonucu oluşan kararı olduğu söylendi, söyleniyor. Elbette DTK içinde yer alanlar, tartışıyorlar, bu bağlamda bu “karar süreçlerine” de katılıyorlar. Ancak bu tartışma ve karar sürecinin, daha öncekilerde ve benzerlerinde olduğu gibi, “yüksek iradenin” onayı ve özümsenmesinden öte bir anlamı var mı? Özgür tartışma, özgür ifade ve karar süreçlerini etkileme ve bu süreçlerde etkin rol alma hak ve yetkisi olmadan, yani “iktidar” olmadan anılan kongre ve platformların bir anlamı var mı?
Elbette var, “yüksek iradenin” kararlarına uygulama gücü kazandırmak, onları meşrulaştırmak ve özümsetmek.
Kürt halkının kendi kaderi ile ilgili özgür kararını verebilmesi için özgür tartışma, özgür ifade ve özgür örgütlenme zeminlerinin olması gerekir. Bu özgürlük zeminlerinin hem sömürgeci sistem tarafından, hem de halkın bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi içinde ortaya çıkan ve ona dayanan, ama her açıdan onun karşıtına dönüşen “irade” tarafından ortadan kaldırıldığını vurgulamamız gerekir. Şu soru da önemli:
“Demokratik özerklik” kimin iradesi? Gerçekten halkımızın mı, yoksa bu devlet ve düzen tarafından kabul edilmek için her türlü yolu denemekten geri durmayan “iradenin” mi?
24 Ağustos 2010
(Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/34, 27 Ağustos 2010)
Zaman gazetesi ayıp etti!
Bu da oldu. AKP icraatlarını ülkenin herşeye rağmen demokratikleştiği gerekçesiyle destekleyen ve referandumda "Yetmez Ama Evet Platformu" oluşturanlar ile Zaman gazetesi ilk kez çelişti.
Bugün Beyoğlu Taksim'de "Yetmez Ama Evet Platformu" bir yürüyüş düzenledi. AKP'nin "Evet" kampanyasını "güçlendiren" platform ile AKP'nin referandum çalışmalarında en büyük destekçisi Zaman gazetesi, bu yürüyüş nedeniyle ilk kez ters düştü.
"Darbeciler halka hesap verecek" ve "Öz-öz-özgürlük!" sloganları atarak yürüyen platform bileşenleri Taksim'de 30 bin kişinin yürüdüğünü belirtirken, Zaman gazetesi Cihan Haber Ajansı'ndan aldığı haberle yürüyüşün 5 bin kişi ile yapıldığını yazdı.
Bugüne kadar "Yetmez Ama Evet Platformu" ile referandumda bu şekilde tavır alanlara sayfalarını cömertçe açan Zaman gazetesinin mi kitleyi olduğundan daha küçük gösterdiği yoksa Platform bileşenlerinin mi kitleyi abarttığı anlaşılamadı.
(soLpostal)
Anayasa değişikliği ile ilgili..!!
Arkadaşlar bana gelen sizilerinde okumasında fayda görüyorum.Sanırım uygun bir tartışma konusududur.
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN İÇERİĞİNİ TAM OLARAK BİLİYORMUYUZ....? YADA HALKIMIZIN VE ÜLKEMİZİN LEHİNEMİ/ALEYHİNEMİ....?
Lehimize gözüken bir kaç maddeyle neleri kaybedeceğimizi biliyormuyuz...?
Mecliste yasa tasarısı eğer yasalaşırsa pek çok hakkımızı kaybedeceğiz (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) 5510 sayılı bekleyen şu anda.
Sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızda oluşacak kayıplardan bazıları şöyle:
- Zaten kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar, hem de erkekler için 65'e çıkarılacak. (Madde 28)
- Emekliliğe hak kazanabilmek için yakın zamanda 5.000 'den 7,000 güne çıkarılan prim ödeme zorunluluğu 9,000 gün prime çıkacak. (Madde 27)
- Emekli maaşları% 23 ila% 33 arasında düşürülecek.(Madde 29)
-Yıpranma hakkı gasp edilecek
-Aylık geliri 1390,6 YTL'den fazla olan bütün vatandaşlar her ay 73 ila 475 YTLGenel Sağlık Sigortası primi ödemek zorunda kalacak. (Madde 88)
- Sadece ayakta tedavi olununca değil; hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince de 'Katılım payı'adı altında bıraktı ÖDENECEK. (Madde 68)
- 'Katılım payı' Gerektiğinde beş Katına kadar arttırılacak. (Madde 68)
-Bütün Sağlık Hizmetleri Paralı olacak.
- Sağlık hizmeti alabilmek için bu Ülkenin VATANDAŞI olmak, üstelik vergi ödemek, dahası Genel Sağlık Sigortası primi yatırmak, hatta bir de 'katılım payı' ödemek yetmeyecek. Şimdi bir de'ilave ücret'adı altında para ödemek gerekecek. (Geçici Madde 5)
- Bütün dünyada anne sütünün önemi yeniden anlaşılır ve emzirme teşvik edilirken Türkiye'de "sigortalının çocuğuna bir ay anne sütü yeter 'mantığı geçerli olacak. Daha önce doğum yapan sigortalılara 6 ay süreyle verilmesi öngörülen altı emzirme yardımı bir ayadüşürülecek.
- Hastalanan sigortalılara verilen iş görememezlik ödeneği % 16 azalacak. (Madde 18, 19, 80)
- Emekli Bağ-Kur'lularının maaşından10 yıl süreyle % 10 oranında Genel Sağlık Sigortası primi kesilecek. (Madde 88)
- Primini ödeyemeyen vatandaşlar sağlık hizmeti alamayacak, Hastane kapılarından geri dönecek. (Madde 88, 89, 90)
- Primini ödeyemeyen çiftçilerin pamuğuna buğdayına, üzümüne tütününe el konulacak.. (Madde 87)
Şu anda sadece Türkiye'de değil dünyanın pek çok ülkesinde benzer Politikalar uygulanmaya çalışılıyor. Devletler sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarını azaltma çabasındalar. Fransa ve Yunanistan'da büyük grevler ve yürüyüşlerle bu yasalar engellenmeye çalışılıyor. Şu an yasanın getirecekleri ile ilgili yeterli Farkındalık yok. Biz de bu yasayı engelleyebiliriz. Biz karşı koyarsak bu yasayı geçiremezler!
Muhakkak bu maili tüm tanıdıklarınıza iletin!
Onbinlerce insan "Yetmez ama Evet" diyerek yürüdü
"Yetmez ama Evet" kampanyası, bugün saat 15:00'te Beyoğlu'nda Tünel Meydanı'dan Taksim Meydanı'na bir yürüyüş gerçekleştirdi. 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının talep edildiği yürüyüşe 30 bini aşkın kişi katıldı.
Bayraklarla ve davullarla gerçekleştirilen yürüyüşte, özgürlük talep eden onbinler, "Darbecilerin yargılanması için Yetmez ama Evet", "Hrant'ın katillerinden hesap sorulması için Yetmez ama Evet", "Kürt halkının özgürlüğü için Yetmez ama Evet", "Başörtüsüne özgürlük için Yetmez ama Evet", "Emekçilerin özgürlüğü için Yetmez ama Evet" sloganları attı.
Yürüyüşte ayrıca, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan'daki darbe ve darbe girişimlerine, Diyarbakır Cezaevi'ne, Hrant Dink'in katillerine, Ergenekon çetesine "Bir daha asla!" denildi.
Yürüyüşün sonunda Taksim Meydanı'nda, Yetmez ama Evet kampanyası aktivisti Arife Köse basın açıklamasını okudu. Açıklamada şöyle denildi:
"Değerli basın emekçileri, değerli dostlar,
Bizler, anayasa değişikliğine, "Yetmez", "ama evet!" diyoruz,
12 Eylül Anayasasından ve ruhundan tümüyle kurtulmamızı sağlayacak yeni bir anayasa istiyoruz. Mevcut Anayasa değişiklik paketi 12 Eylül Anayasası'ndan tümüyle kurtulmak yönündeki taleplerimizi karşılamıyor. Ama bu paket darbe anayasasının çöpe atılması yönünde önemli bir ilk adımdır. Daha geniş özgürlükler alanını kazanmak için küçük de olsa bir kapı aralamaktadır.
Bu yüzden YETMEZ AMA EVET!
YETMEZ, çünkü biz, sivil, demokratik, özgürlükçü, çoğulcu, demokratik tartışmalarla şekillendirilen, tümüyle yeni bir anayasa istiyoruz. Mevcut anayasanın tamamı idam severlerin anayasasıdır. Necdet Adalı'yı asanların anayasasıdır. Erdal Eren'i asmak için yaşını büyük gösteren Kenan Evren'in anayasasıdır ve tamamen değişmelidir.
YETMEZ, çünkü biz savaşı değil barışı güvence altına alan bir anayasa istiyoruz.
YETMEZ, çünkü biz bütün toplumsal kesimlerin haklarının güvence altına alındığı bir anayasa istiyoruz.
YETMEZ, çünkü biz, ırkçı ve milliyetçi her tür söylemden arındırılmış bir anayasa istiyoruz.
YETMEZ, çünkü biz, insan haklarının ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı bir anayasa istiyoruz.
AMA bu yetmezlere rağmen EVET diyoruz.
EVET, çünkü biz, darbecilerden hesap sorulmasının yolunun açılmasını istiyoruz.
EVET, çünkü biz, fişlenmenin son bulmasını istiyoruz.
EVET, çünkü biz, 12 Eylül'ün hesabının sorulmasını istiyoruz.
EVET, çünkü biz 12 Eylül darbe anayasasının kısmen de olsa değişmesini istiyoruz.
EVET, çünkü biz, rejimin bekçiliğini yapan değil, hukuk kurallarına uyan bir yargı sistemi için istiyoruz.
EVET, çünkü biz, darbecilerin karşısında el pençe divan duran Anayasa Mahkemesi'nden,
Partileri kapatan Anayasa Mahkemesi'nden,
Başörtüsünü yasaklayan Anayasa Mahkemesi'nden,
Yüksek yargıçların yüksek yargıçları seçtiği yargıçlar sultasından,
Şemdinli savcısını görevden alarak Şemdinli bombacılarını koruyan,
HSYK'nın bugünkü yapısından kurtulmak istiyoruz.
EVET, çünkü biz, askere sivil yargının yolunun açılmasını istiyoruz.
EVET, çünkü biz, sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmamasını istiyoruz.
12 Eylül cuntasının anayasasından kurtulmak için yeterli olmayan değişiklikleri, "Yetmez ama Evet!" diyerek savunuyoruz.
Yeni bir anayasanın yapımını kolaylaştıracağı için 12 Eylül günü, 12 Eylül anayasasında yapılan değişikliklere, "Yetmez ama Evet" diyoruz.
13 Eylül'de özgürlükler için, tüm ezilen kesimlerin hakları için, kamu çalışanlarının grev hakkı, Kürt halkının özgürlükleri, başörtüsü üzerindeki baskıların son bulması, Hrant'ın katillerinin ve katillerini örgütleyenlerin hesap vermesi için mücadele etmeye, tüm darbeciler yargılanana kadar, Kenan Evren ve şurekasından Kafes ve Balyoz darbecilerine kadar, Ergenekon çetesinin tüm üyeleri en ağır cezalara çarptırılana kadar mücadelemize kaldığımız yerden devam edeceğiz."

