67. Yıldönümünde Hiroşima ile Nagazaki'yi Unutma!

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Hiroşima'ya atom bombasının atıldığı 6 Ağustos 1945'ten bu yana tam 67 yıl geçti. Ama ne yazık ki insanlık, büyük çoğunluğu ABD ile Rusya Federasyonu'nun elinde olmak üzere binlerce nükleer ve termonükleer silahın bulunduğu bir ortamda yaşadığı günümüzde meydana gelebilecek kapsamlı bir nükleer savaşın eşi görülmedik, dünyanın her tarafını etkileyebilecek ve belki de bir tür olarak homo sapiens'in yokoluşuyla sonuçlanabilecek bir felâkete yol açabileceğini unutmuş gözüküyor. Aşağıdaki, 3-6 Ağustos 2005 tarih ve "60 Yıl Sonra:Hiroşima ve Nagazaki’de ABD Nükleer Terörü" başlıklı yazı ile ona ek olarak yazılan 8 Ağustos 2009 tarih ve "Hiroşima-Nagazaki 2009" başlıklı yazı, işte bu tehlikeli unutkanlığa karşı kaleme alınmışlardır.

Saint Just


Hiroşima-Nagazaki 2009
Garbis Altınoğlu, 8 Ağustos 2009

“Bu en korkunç anda Hiroşima’nın yüzde 60’ı yerle bir oldu. 1 milyon derece santigradın üzerine çıktığı tahmin edilen patlama ısısı, kenti kuşatan havayı tutuşturdu ve 256 metre çapında bir ateş topu oluşturdu.” (Joseph Siracusa, Nuclear Weapons: A Very Short Introduction/ Nükleer Silahlar: Çok Kısa Bir Giriş)

Hiroşima ile Nagazaki’ye atom bombası atılmasının üzerinden 64 yıl geçti. Ama bu konu insanlığın gündeminden düşmedi; en azından objektif olarak. Bu süre içinde, başta ABD ve SSCB/ Rusya gelmek üzere çeşitli devletlerin elinde bulunan nükleer silahların gerek sayısı ve gerekse tahrip gücü çok büyük ölçüde arttı. Bugün dünyada, büyük çoğunluğu bu iki ülkenin elinde olmak üzere onbinlerce nükleer ve termonükleer silah bulunuyor. Özellikle ABD ve Rusya, sahip oldukları nükleer başlıklı kıtalararası balistik füzeler sayesinde dünyanın hemen hemen her yerini vurma olanağına sahipler. (1) Öte yandan, nükleer silahlar sadece ilk patlama anında çok sayıda can almakla kalmıyorlar; bu patlamaların yol açtığı ve açacağı ölüm sayısı sadece radyoaktif kirlenmeye bağlı olarak onyıllar süren hastalıklara ve ölümlere de yol açıyor. 1986’da Ukrayna’daki Çernobil nükleer santralında meydana gelen kazanın, hatta 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının etkisiyle insanlar bugün bile hastalanmaya ve ölmeye devam ediyorlar.

Ne var ki, olası ve yüzlerce ya da binlerce atom ve hidrojen bombasının kullanılacağı büyük ölçekli bir nükleer savaş daha ilk başta yüzlerce milyon insanın ölümüne, savaşan ülkeler başta gelmek üzere tüm dünyada çok büyük bir maddi yıkıma, başta büyük kentler gelmek üzere yerleşim yerlerinin altyapı hizmetlerinin neredeyse tümüyle durmasına, olağanüstü boyutlara varacak olan hijyen, tedavi ve tıbbi yardım taleplerini karşılayamayacak hale gelecek olan sağlık hizmetlerinin çökmesine ve radyoaktif kirlenme başta gelmek üzere küresel bir çevre kirliliğine yol açacaktır. Dahası böyle bir savaşın, bildiğimiz biçimiyle insan uygarlığını ve hatta belki de homo sapiens’i, yani insanlığı yok etmesi sözkonusu olmasa bile onu çok gerilere savuracağı kesindir. Bilim adamları, böyle bir senaryonun gerçekleşmesi halinde doğal kaynakların hemen hemen tümünün radyoaktif kirlilikten etkileneceğini, nükleer patlamaların yol açacağı dev yangınların atmosferin üst katmanlarında oluşturacağı duman, is ve toz bulutunun güneş ışınlarının dünyaya ulaşmasını engelleyeceğini ve dünya ikliminin hissedilir biçimde soğumasına yol açacağını (nükleer kış senaryosu) ve bunun da ormanlık alanları ve tarımsal üretimi çok büyük ölçüde azaltacağını ve insanlığı bir küresel açlığa mahkum edeceğini tahmin ediyorlar.

Hiroşima ve Nagazaki trajedisinden sonra, yani “Soğuk Savaş” döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasında ve bugüne kadar nükleer silahların kullanıldığı bir savaşın yaşanmamış olması bu konuda bir rehavet duygusuna yol açmıştır. Öyle ki genel bir savaş tehlikesinin daha da büyük olduğu bugün, 1980’lerde olduğu gibi nükleer savaş tehlikesine karşı kitlesel bir barış hareketi bile yok. 1945’ten sonra nükleer silahların kullanılmamış olması, bundan böyle de bunun böyle olacağı anlamına gelmez. (2) Bu tümüyle sahte bir nitelik taşıyan güvenlik duygusunun esas nedeni, kitlelerin emperyalist burjuvazi ve onun uşakları tarafından sürdürülen belleksizleştirme sürecinin kurbanı olmasıdır. Bu operasyondan ilerici insanlığın da nasibini aldığı yadsınamaz bir olgu. Hafıza-i beşerin nisyanla malul olduğu, yani insan belleğinin unutkanlıkla sakatlanmış olduğu aksiyomu, ne yazık ki bu alanda fazlasıyla geçerlidir. Hiroşima-Nagazaki trajedisinin üzerinden 64 yıl geçmiş ve bu süre içinde pek çok yıkıcı savaş yaşanmış olmasına rağmen insanlığın, hatta ilerici insanlığın kısmi ya da genel bir nükleer savaş tehlikesinin bilincinde olduğu söylenemez. ABD halkının durumu ise içler acısı. Geçenlerde Quinnipiac Üniversitesinin yaptığı bir anket, ABD yurttaşlarının yüzde 61’inin Hiroşima ile Nagazaki’ye atom bombası atılmasını doğru görmelerine karşılık sadece yüzde 22’sinin bu eylemleri yanlış bulduğunu göstermişti. ABD okullarında okutulan ders kitaplarında hala, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının milyonlarca ABD askerinin canını kurtardığı hikayesi anlatılıyor. Başında Barack Obama’nın bulunduğu aynı ABD, bu yıl nükleer silahların geliştirilmesi için 6 milyar dolardan fazla para harcayacak.

Hiroşima-Nagazaki trajedisini unutmamak gerek; ama bu, sadece geçmişte işlenmiş olan korkunç bir savaş suçunu insanlığın kollektif belleğinden silme çabalarına izin vermeme kararlılığı olarak görülmemeli. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından sonra esen ya da estirilen sahte yumuşama havasının bir kaç yıl içinde dağılması, kapitalist-emperyalist sistem ayakta kaldığı sürece savaş tehlikesinin devam edeceği yolundaki Marksist önermenin ne denli doğru olduğunu bir kez daha gösterdi. Kabaca 2001’den bu yana ise, emperyalistlerarası çelişmelerin keskinleşmeye yüz tutması, gerek konvansiyonel ve gerekse nükleer alanda silahlanmanın yoğunlaşması, bir nükleer savaş tehlikesini daha da arttırmaktadır. Bugün bu tehlike, öncelikle dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı ABD’nden ve onun yakın bağlaşığı İsrail’den kaynaklanıyor. Ancak bunun yanısıra, nükleer silahların yaygınlaşması, “küçük-ölçekli” ve bölgesel nükleer savaşların patlak vermesi olasılığını “Soğuk Savaş” dönemine göre daha da arttırmaktadır. Örneğin, şimdiye kadar birbirleriyle dört kez savaşmış olan Hindistan ile Pakistan’ın önümüzdeki aylarda ya da yıllarda girişebilecekleri bir savaşta nükleer silahlar kullanmayacaklarının hiçbir güvencesi yok.
Dünya üzerindeki giderek zayıflayan egemenliğini askerî zor ve saldırganlık yoluyla ayakta tutmaya çalışan ABD, bir önceki başkan G. W. Bush döneminde faşist “önleyici vuruş” doktrinini kabul etmiş ve kendisi için tehdit oluşturduğu kanısına vardığı bir ülkeye tek yanlı olarak saldırma “hakkı”nı ilan etmişti. Daha da önemlisi, yeni başkan B. Obama’nın değiştirmek için hiçbir girişimde bulunmadığı bu doktrine, ABD’nin nükleer silahlara sahip olmayan ülkelere karşı nükleer silah kullanma “hakkı”nı savunması eşlik ediyor. 2004’te, dönemin ABD “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld “Nükleer Silahları Kullanma Politikası” adlı bir belge yayımlamış ve burada ABD’nin, elinde nükleer silah bulundurmasının nedeninin, “potansiyel düşman liderliklerinin elinde bulunan kritik önemdeki savaşmaya ve savaşı sürdürmeye yarayabilecek varlıkların ve olanakların yokedilmesi” olduğunu ileri sürmüştü. Halen yürürlükte olan bu belgenin faşist mantığına göre ABD, herhangi bir devleti “potansiyel düşman” olarak damgalayabilir ve nükleer saldırının hedefi haline getirebilir.
Bu terörist devlet, zaten nükleer silah kullanmaksızın da, yani devsel ve modern konvansiyonel silahlarının ve uyguladığı ve uygulattığı ekonomik yaptırımların yardımıyla da milyonlarca insanı katledebileceğini 20. yüzyıl boyunca yeterince kanıtlamıştır ve 21. yüzyılda da kanıtlamaya devam etmektedir. (Vietnam ve Irak örnekleri) Ancak, ABD-NATO’nun, Rusya’yı kuşatacak biçimde doğuya doğru genişlemesi, ABD’nin, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne füzeler ve füze kalkanı sistemi yerleştirmekte diretmesi ve Rusya’nın bu girişimin nükleer bir savaşa yol açabileceği yolundaki uyarıları, ABD’nin, Afganistan ve Irak’ta giriştiği saldırı savaşları ve İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye’ye karşı saldırılarını destekleyen ABD’nin barışçı nükleer çalışmalarından ötürü İran’ı nükleer bir saldırıyla tehdit etmesi ve İsrail’i “sığınak delici” olarak bilinen taktiksel nükleer silahlarla donatması, Çin ile gelecekte girişebileceği bir askerî çatışma için yaptığı hazırlığın bir parçası olarak ABD’nin, Hindistan’ın nükleer silahlanmasını desteklemesi vb., insanlığın her an yeni ve çok daha korkunç Hiroşima’lar ve Nagazaki’lerle karşı karşıya kalabileceğini göstermektedir. (3)

Nükleer silahlara sahip olduğunu açıkça kabul bile etmeyen İsrail ise yıllardır İran’ı savaşla tehdit ediyor. Nükleer silah yapma peşinde olduğunu ileri sürdüğü İran’ın kendisi için yaşamsal bir tehlike oluşturduğunu ve oluşturacağını ileri süren Siyonist devlet, “İkinci Holokost”a asla izin vermeyeceğini söylerken, son çözümlemede bu ülkeye karşı nükleer silahlar kullanacağını doğrulamış oluyor.

Saldırganı kurban, kurbanı da saldırgan olarak göstermede uzmanlaşmış olan tekelci medyanın dezenformasyon kampanyası, bütün bu savaşları ve savaş hazırlıklarını adeta bir savunma refleksi olarak sunmaktadır. Ama belki de hepsinden acısı, bu nükleer saldırı hazırlıklarının, örneğin İran’ın karşı karşıya bulunduğu nükleer saldırı tehdidinin ilerici insanlık tarafından ciddi bir biçimde sorgulanmaması ve güçlü bir kitlesel tepkiyle karşılanmamasıdır.

Tarihsel deneyim, özelde nükleer savaş tehlikesi ve genelde savaş tehlikesinin, pasifistlerin ve liberallerin sofuca dilekleri ya da burjuva devlet yöneticilerinin ve diplomatlarının ikiyüzlü ve sahte konuşmalarıyla önlenemeyeceğini göstermiştir. Bunun başarılması, ancak işçi ve emekçi kitlelerinin anti-emperyalist ve anti-kapitalist savaşımının yükselmesi ve zaferle taçlandırılmasıyla olanaklı olacaktır. Onbinlerce nükleer silahın, gerçek ve potansiyel savaş suçlusu gerici kliklerin elinde bulunduğu bugünkü koşullarda, bir tür olarak homo sapiens’in yazgısı, daha önce hiçbir zaman olmadığı ölçüde proleter devriminin zaferine bağlıdır. Bir başka deyişle gerçek barışa ulaşmanın bir tek yolu vardır: İnsanın insanı sömürmesine ve ezmesine dayanan kapitalizmi yıkmak ve sınıflı toplumun yerine sınıfsız toplumu kurmaya girişmek.


DİPNOTLAR
(1) Bugün dünyada, -yüzde 95’i ABD ile Rusya’nın elinde olmak üzere- toplam 9 ülkede (ABD, Rusya, Çin, Britanya, Fransa, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore) 23,000 nükleer bomba bulunduğu tahmin ediliyor.

(2) Aslına bakılırsa dünyamız, hem de bir kaç kez ABD ile SSCB/ Rusya arasında geniş ölçekli bir nükleer savaş tehlikesi de atlatmış bulunuyor. Bunlardan en önemlileri, 1962 yılındaki “Küba krizi” sırasında, ikincisi ise Ekim 1973’teki Arap-İsrail savaşı sırasında yaşandı. Bunların yanısıra sahte alarmlar…

(3) Halihazırda Dünya Güvenlik Enstitüsü başkanı olan ve bir ara 170, 300 ve 335 kilotonluk savaş başlıklarıyla donatılmış Minutemen Kıtalararası Balistik Füzelerinin sorumlu subayı olarak görev yapmış bulunan Bruce Blair, bir kaç yıl önce yaptığı bir açıklamada, bir nükleer savaşa girişmeleri halinde ABD ile Rusya’nın birbirlerine 12 dakika içinde 100,000 Hiroşima bombasına eşdeğer güçte nükleer ve termonükleer bomba atabileceklerini belirtmişti.




60 Yıl Sonra: Hiroşima ve Nagazaki’de ABD Nükleer Terörü
Garbis Altınoğlu, 3-6 Ağustos 2005


Saçlarım tutuştu önce
Gözlerim yandı kavruldu
Bir avuç kül oluverdim
Külüm havaya savruldu

Nazım Hikmet


“Şimdi artık sadece savaşı kökünden dönüştürmekle kalmayacak, aynı zamanda tarihin ve uygarlığın da seyrini değiştirecek bir silaha sahiptik.”

Harry S. Truman


6 Ağustos 1945 günü saat sabah 8:15’te bir ABD uçağı Japonya’nın, 350,000 kişinin yaşadığı Hiroşima kentinin üzerine “Little Boy” (=Küçük Oğlan) adı takılmış olan atom bombasını bıraktı. “Küçük Oğlan” 80,000 kişiyi anında öldürdü. Atom bombasının yaydığı korkunç sıcaklık, patlama gücü, basıncın etkisiyle ilk elde ölenlerin çoğunun cesetlerinden geriye hiçbir iz kalmayacaktı. Bedenleri radyasyonun ve ısının etkisiyle yanan, ancak anında ölecek kadar talihli olmayanlar, ya kendilerini kentin içinden geçen ırmağa atarak, ya da korkunç acılar içinde can çekişerek öleceklerdi. Bunu izleyen haftalarda ise onbinlerce insan, gerekli tedavi olanaklarının bulunmaması, radyasyondan kaynaklanan hastalıkların tedavisi konusunda bilgi eksikliği ve Japonya’nın altyapısının ve sağlık tesislerinin büyük ölçüde tahrip edilmiş olması nedeniyle yavaş yavaş ve büyük acılar çekerek can verecekti. 1950 yılına gelene dek “Küçük Oğlan”ın patlaması sonucunda yaralanan ve hastalanan 200,000 kişi daha yaşamını yitirecek, 1950-1980 yılları arasında ise gene bu son nedenden ötürü 97,000 kişi daha ölecekti. Yani, Hiroşima’ya atılan atom bombası toplam 377,000 kişinin ölümüyle sonuçlanacaktı. 9 Ağustos 1945’te 270,000 kişinin yaşadığı Nagazaki’ye atılan ikinci atom bombası, yani “Fat Man” (=Şişko) ise, 1980 yılına kadar toplam 200,000’den fazla insanın canına mal olacak, böylelikle iki atom bombasının yol açtığı ölü sayısı 580,000’e yaklaşacaktı. (1) Bu arada 1945’te, yaklaşık 1,000,000 kişinin yaşadığı Kyoto kentinin bir nükleer felâketten adeta bir rastlantı sonucu kurtulduğu daha sonra ortaya çıkacaktı. Atom bombasına ilişkin çalışmaları gerçekleştiren Manhattan Projesinin yöneticisi General Leslie Groves’in yoğun itirazlarına rağmen ABD Savaş Bakanı Henry Stimson Kyoto’yu hedef listesinden çıkarmış ve yerine talihsiz Nagazaki’yi geçirmiş ve böylece ilk evrede en az 800,000 kişinin yaşamını yitireceği bu kenti “kurtarmıştı.” Manhattan Projesinin yöneticisi General Groves, daha sonra kaleme aldığı anılarında Kyoto’nun hedef listesinden çıkarılmasından duyduğu hayal kırıklığını şöyle dile getirecekti:
“Daha önce de söylemiş olduğum gibi, ben özellikle Kyoto’nun hedef olarak kullanılmasını istedim; çünkü burası, atom bombasının etkileri hakkında tam bir fikir sahibi olabilmemize olanak verecek büyüklükteydi. Nagazaki bu bakımdan aynı ölçüde doyurucu değildi.” (Leslie Groves, Now It Can Be Told:Story of the Manhattan Project), Londra, Andre Deutsch, 1963, s. 275)
Hiroşima ve Nagazaki’de ölü sayısının artmasının bir başka nedeni de, kent sakinlerinin daha önceden hiçbir biçimde uyarılmamış olmasıydı. ABD Hava Kuvvetleri, 17 Haziran-5 Ağustos 1945 tarihleri arasında 58 ayrı Japon kentine karşı konvansiyonel bombaların kullanıldığı yoğun hava bombardımanları gerçekleştirmişti. ABD, yüzbinlerce insanın yaşamını yitirdiği ve büyük tahribata yol açan bu bombardımanlardan önce, göstermelik olarak da olsa, insan kaybını azaltmak amacıyla, uçaklardan bildiri atmak suretiyle kent sakinlerini uyarıyor ve onlara hedef bölgelerden uzak durmalarını anımsatıyordu. Ancak, Hiroşima ve Nagazaki’nin bombalanması sırasında bu standart prosedür uygulanmadı. O sıralar (Manhattan Projesinin bir parçası olan) Metalürji Projesinin başında bulunan Dr. Arthur Compton bunu daha sonra şu sözlerle itiraf edecekti:
“Hiroşima’ya hiçbir spesifik uyarı yapılmamıştı. Halk habersiz yakalanmıştı. Herkes sokaklarda günlük olağan işleriyle meşguldu.” (Arthur Compton, Atomic Quest, Londra, Oxford University Press, 1956, s. 254-255)
ABD Başkanı Truman’ın yüzbinlerce insanın bir anda korkunç bir biçimde ölmelerine yol açan nükleer patlamaya reaksiyonu ilginç ve öğreticiydi. SSCB Başbakanı Joseph Stalin ve Britanya Başbakanı Winston Churchill ile birlikte katıldığı Potsdam Konferansından Augusta kruvazörüyle ABD’ne dönüşü sırasında Başkan Truman’a ivedi bir mesaj ulaştırılacaktı. Mesajda “HİROŞİMA BOMBALANDI” yazıyordu. Hiroşima’nın bombalanmasını, “Bu tarihin tanık olduğu en büyük olay” diyerek sevinçle karşılayan Truman geminin içinde koşarak haberi herkese duyuracaktı. Truman’ın biyografisini kaleme alanlardan Donovan, Conflict and Crisis adlı kitabında bunu şöyle anlatacaktı:
“O üzerinde hiç kafa yormadan, şimdiye kadar yaptığı hiçbir açıklamanın kendisini bu denli mutlu etmediğini söyledi.” (Aktaran Tim Weiner, Blank Check, New York, Warner Books, 1991, s. 23)
* * * * *
Nükleer fizik alanında araştırmaların daha Birinci Dünya Savaşı sonrasında belli ölçüde gelişmiş olduğu ABD’nde atom bombasına ilişkin çalışmalar, ilk kez 1939’da başladı. “Manhattan Projesi” kod adı verilen bu çalışma, 1942 yazından itibaren Nazilerin zulmünden kaçan ve ABD’li bilim adamlarının yanısıra Britanya ve Kanada’nın da katılımıyla son derece gizli bir biçimde sürdürüldü. Churchill ile Roosevelt nükleer alanda işbirliği yapmayı ilk kez 20-25 Ocak 1942’de yapılan ve Sovyetler Birliği’nin temsil edilmediği Washington Konferansında kararlaştırdılar. Onlar, 17-24 Ağustos 1943’de Kanada’nın Quebec kentinde yaptıkları bir başka konferansta, aralarındaki nükleer işbirliğini, faşist bloka karşı bağlaşıkları durumundaki SSCB’nden gizli tutma konusunda da anlaştılar. Açıkça dile getirmemekle birlikte, iki taraf ta savaşın gidişatının faşist blokun aleyhine döndüğünün ortaya çıkmış olduğu bu dönemde, atom bombasını gelecekteki düşmanları olan SSCB’ne karşı bir askerî tehdit ve bir diplomatik koz olarak kullanmayı düşünüyorlardı. 1942 yazında Manhattan Projesinin başına getirilen General Leslie Groves şöyle diyecekti:
“(Projenin- G. A.) Yönetimini üstlenmemin üzerinden daha iki hafta geçmeden kafamda, Rusya’nın düşmanımız olduğu ve bu Projenin bu temelde yürütüldüğü konusunda hiçbir yanılsama kalmadı.”
ABD yetkilileri, önemli bir bölümü anti-faşist eğilimli olan nükleer bilimcilerin duraksamalarını gidermek ve bir an önce böyle bir silahı üretmelerini sağlamak için Nazi Almanyası ile bu alanda sıkı bir yarış olduğu kanısını uyandırmaya çalışmışlardı. Tarihçi Kenneth C. Davis şöyle diyordu:
“Birçoğu Hitler Avrupası’ndan kaçarak ABD’ne sığınmış olan ve New Mexico’nun Los Alamos kentinde çalışan nükleer bilimciler, bir ‘Nazi bombası’ geliştirmekte olan Almanlarla yarıştıklarını sanıyorlardı.” Daha sonraları gizlilikleri kaldırılan belgeler, Nazilerle yarışın uydurma olduğunu gösterecekti. SIS’in (=Britanya İstihbarat Servisi) resmi tarihine göre, bu örgüt, savaşdışı ülkelerdeki bilimadamlarıyla bağları sayesinde 1943 ortalarına gelindiğinde, Almanların nükleer bomba üretme programı diye bir şey olmadığını öğrenmişti.
ABD, hükümet üyelerinin büyük bölümünden bile saklanan bu projeye 1941-1945 yılları arasında gizli fonlardan 2 milyar doları aşkın kaynak ayırdı. General Leslie Groves’in komutası altında, yürütülen bu çalışma, sonunda 16 Temmuz 1945’te New Mexico eyaletinin Alamogordo kentinde dünyanın ilk başarılı nükleer denemesinin yapılmasıyla taçlandı.
Eylül 1944’de Roosevelt ile Churchill, başarıyla denenmesi halinde atom bombasının ilk evrede “belki, iyice ölçülüp biçildikten sonra Japonlara karşı kullanılabileceği” konusunda genel bir görüş birliğine varmışlardı. Roosevelt’in 12 Nisan 1945’de, yani İkinci Dünya Savaşının sonuna yaklaşıldığı günlerde ölümünden sonra yerine yardımcısı Harry S. Truman’ın geçtiği dönemin koşulları, bir önceki dönemin koşullarından farklıydı; faşist bloka karşı SSCB-ABD-Britanya arasında bir askerîbağlaşmaya duyulan gereksinim ortadan kalkmaya yüz tutmuş, emperyalist ülkelerin Sovyetler Birliği’ne ve dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarına karşı birleşik cephesi politikası bir kez daha öne çıkmaya başlamıştı. Bu koşullarda ABD ve Britanya’nın atom bombasını, bu siyasal amaçlarının bir dayanağı haline getirmeyi düşünmemeleri olanaksızdı. Peki ama, Hiroşima ve Nagazaki hangi gerekçelerle bu cehennem silahının hedefi haline getirilecekti?

Gerekçeler...

Öteden beri ABD emperyalistleri ve onların borazanları Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atmalarını, bu yolla yüzbinlerce, hatta milyonlarca ABD askerinin yaşamını kurtarmış oldukları savıyla meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Ama bu savların gerçeklerle hiçbir ilişkisi olmadığı bilinmektedir. Ağustos 1945’e gelindiğinde, hatta ondan aylar önce Japonya fiilen yenilmiş bir ülkeydi; faşist bağlaşıkları İtalya çoktan ve Almanya 9 Mayıs 1945’te teslim olmuş, hava ve deniz kuvvetleri hemen hemen tümüyle tahrip edilmiş ve etkisizleşmiş, ekonomisi çökme noktasına gelmiş, savaş sırasında işgal ettiği yerlerin hemen hemen tümünden ağır kayıplar vererek çekilmek zorunda kalmış olan Japonya teslim olmaya hazırdı ve zaten bu amaçla birtakım diplomatik girişimlerde bulunuyordu. Dahası, Sovyetler Birliği de Japonya’ya savaş ilan etmeye hazırlanmaktaydı. ABD Başkanı Truman, Aralık 1945’te Hiroşima ile Nagazaki’nin bombalanması sayesinde 250,000 ABD askerinin yaşamının kurtarıldığını söylerken, 12 Ocak 1953’te yaptığı bir konuşmada bu rakamı 1 milyona çıkarmış ve 28 Ocak 1959’da yaptığı bir başka konuşmada “bombaların atılması... milyonlarca insanın yaşamını kurtardı” demişti. Truman’ın ilk ve görece muhafazakar rakamı bile, ABD’nin Aralık 1941-Mayıs 1945 yılları arasında yer aldığı İkinci Dünya Savaşı’nda bütün cephelerde verdiği toplam kayıp rakamına -298,000- yaklaşıyordu. Oysa, ABD askerî makamlarının, gene bu bayın buyruğu üzerine Haziran 1945’te hazırladığı bir rapora göre, Japon adalarına karşı gerçekleştirilecek genel bir saldırıda ölecek ABD askerlerinin sayısı 40,000 dolayında tahmin edilmişti.
Aslına bakılırsa bu gerekçenin hiçbir iler tutar yanı yoktu. Hatta, bazı öndegelen Amerikalı askerî ve siyasal yetkililer de bunu kabul etmişlerdi ya da kendilerini Hiroşima ve Nagazaki’de işlenen savaş suçundan uzaklaştırmak için bir süre sonra bunu teslim edeceklerdi. Örneğin, resmi bir kuruluş olan ABD Stratejik Bombardıman Ölçümü, 1946’da yaptığı bir değerlendirmede şu sonuca varmıştı:
“Japonya; atom bombaları atılmamış, Rusya savaşa girmemiş ve hatta bir işgal planlanmamış ya da düşünülmemiş olsa bile kesinlikle 31 Aralık 1945’ten ve büyük olasılıkla 1 Kasım 1945’ten önce teslim olacaktı.” (Aktaran Barton Bernstein, The Atomic Bomb: The Critical Issues, Boston, Little Brown, 1976, s. 52)
Başkan Roosevelt ile Başkan Truman dönemlerinde genelkurmay başkanlığı görevinde bulunmuş olan Donanma Amirali W. D. Leahy ise aynı konuda,
“Bu barbarca silahın Hiroşima ve Nagazaki’de kullanılmasının, Japonya’ya karşı sürdürmekte olduğumuz savaşa hiçbir somut yararı olmadı. Fiili deniz ablukası ve konvansiyonel silahlarla gerçekleştirdiğimiz başarılı bombardımana bağlı olarak Japonlar zaten yenilmişlerdi ve teslim olmaya hazırdılar” (W. D. Leahy, I Was There: The Personal History of the Chief of Staff to Presidents Roosevelt and Truman, Londra, Victor Gollencz Ltd., 1950, s. 429) demişti.
Nükleer silahların geliştirilmesini Başkan Roosevelt’le birlikte kararlaştırmış ve desteklemiş olan Britanya Başbakanı Winston Churchill bu değerlendirmeye katılıyordu. O, İkinci Dünya Savaşını anlatan kitabında şöyle diyordu:
“Japonya’nın yazgısını nükleer silahların belirlediğini düşünmek yanlış olacaktır. Daha ilk atom bombası atılmadan Japonya’nın yenilgisi kesinleşmişti ve bunu sağlayan da çok üstün deniz gücü oldu.” (Winston S. Churchill, The Second World War, Cilt VI: Triumph and Tragedy, Boston, Houghton Mifflin Company, 1953, s. 646)
Japonya’ya karşı nükleer silah kullanılmasına gerek olmadığı yolunda görüş bildirenler arasında, o sıralar Avrupa’daki ABD kuvvetlerinin komutanı olan ve daha sonra Truman’dan başkanlık koltuğunu devralan General Dwight D. Eisenhower da bulunuyordu. O anılarında, ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği arasında Temmuz 1945’de yapılan Potsdam Konferansında şöyle demişti:
“(ABD Savaş Bakanı- G. A.) Henry Stimson’a…, Japonya’nın zaten yenilmiş bulunduğu ve dolayısıyla atom bombasının atılmasının tümüyle gereksiz olduğu yolundaki kanıma dayanarak ciddi kaygılarımı ilettim.” (Dwight D. Eisenhower, Mandate for Change: 1953-1956, New York, Doubleday & Company Inc., 1963, s. 312-313)
Eisenhower bu görüşünü, 1963’de Newsweek dergisinin kendisiyle yaptığı bir röportajda,
“Japonlar teslim olmaya hazırdı ve bizim onları vurmamız son derece kötü bir şeydi” diyerek bir kez daha yineleyecekti.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Güneybatı Pasifik Bölgesi Bağlaşık Kuvvetleri Başkomutanı olan ve sorumluluk bölgesinde atom bombalarının kullanılması sırasında kendisine danışılmayan General Douglas MacArthur da Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasını gerekli görmeyenler arasındaydı. 1950-53 yılları arasındaki Kore Savaşı sırasında saldırgan ABD birliklerine komuta eden, Kore’nin tüm kentlerini yerle bir etmek ve yüzbinlerce sivilin katletmekle kalmayıp, Kore halkına yardıma gelen Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı atom bombası kullanmayı öneren bu azılı gerici, yıllar sonra yaptığı bir basın toplantısında,
“Japonya’ya karşı Bomba’yı kullanmaya gereksinimimiz yoktu” (New York Times, 21 Ağustos 1963, s. 30) diyecekti. MacArthur daha sonra, anılarında aynı görüşü şu sözlerle yineledi:
“Kurmaylarım, Japonya’nın çökme ve teslim olma noktasında olduğu konusunda görüş birliği içindeydiler. Hatta ben, başka askerî operasyonlara girişilmeksizin ‘Japonya’nın barışçı bir biçimde işgali’ planlarının hazırlanması yolunda direktif vermiştim.” (Douglas MacArthur, Reminiscences, New York, McGraw Hill Book Company, 1964, s. 260)
Bu arada, Şikago Üniversitesindeki “Metalürji Projesi” laboratuarında çalışan bilim adamlarının atom bombasının Japonya’ya atılması konusunu kendi aralarında tartıştıklarını anımsatayım; başında Nobel ödüllü James Franck’ın bulunduğu bir bilim adamları komitesi ABD hükümetine, Japonlara gücünü göstermek için atom bombasının, kimsenin yaşamadığı, boş bir adaya atılmasını önermiş, ancak bu öneri dikkate bile alınmamıştı.

Ve Gerçekler
Peki, Hiroşima ve Nagazaki’de uzun erimde yarım milyondan fazla insanın canını alan saldırının gerçek nedeni ve amacı, Japon adalarının işgali sırasında şu ya da bu kadar ABD askerinin ölmesini önlemek olmadığına göre neydi? Burada bu sorunun hiç de tek ve basit olmayan yanıtını vermeye çalışacağım. Ama öncelikle şu gerçeğin altı çizilmelidir: Hiroşima ve Nagazaki’de gerçekleştirilen nükleer terör, önemli bir sembolik anlam taşıyordu. ABD, bu eylemiyle can çekişmekte olan Japon militarizmi, daha doğrusu Japon halkı üzerinden tüm dünyaya tarihsel bir mesaj vermekteydi: “Artık dünyanın efendisi benim!”
Aslında yukardaki sorunun yanıtı, emperyalizmin doğasında ve gerek İkinci Dünya Savaşından önce ve gerekse bu savaştan sonra kapitalist-emperyalist sistemin dünya işçi sınıfı ve komünist hareketine, onun önderi konumunda bulunan Lenin’in ve Stalin’in sosyalist Sovyetler Birliği’ne ve ezilen uluslara ve onların ulusal kurtuluş hareketlerine karşı genel tutumunda yatmaktadır. Koşullar (özellikle Nazi Almanyası’nın, faşist İtalya’nın ve militarist Japonya’nın nüfuz alanlarının yeniden paylaşımını dayatan saldırgan politikası) ve “kendi” işçi sınıfı ve halklarının anti-faşist öfkesi, ABD ve Britanya’yı 1941’de Sovyetler Birliği ile anti-faşist bir bağlaşmaya girmek zorunda bırakmıştı. Ancak, bu iki emperyalist devlet, proleter diktatörlüğü devletiyle istemeden girdikleri bu bağlaşmayı her zaman bir yük olarak görmüş ve anti-faşist savaşı yer yer sabote etmekten de kaçınmamıştı. Onlar daha savaş biter bitmez, hatta belki de bitmeden önce, Nazi sürülerine karşı savaşta 25 milyondan fazla şehit veren işçilerin ve emekçilerin anayurduna karşı yeni bir savaşın hazırlıklarına girişmiş, yani 1941 yılı öncesinin politikalarına geri dönmüşlerdi. Onları böyle davranmaya zorlayan bir başka faktör de, gerek Avrupa’da ve gerekse Asya’da Alman ve İtalyan faşizmine ve Japon militarizmine karşı kararlılıkla savaşan Komünist Partilerinin ve diğer devrimci güçlerin siyasal etki ve prestijlerinin büyük ölçüde artması, bir dizi ülkede işçi sınıfı ve ezilen halkların ayağa kalkması ve önemli devrimci mevziler kazanması ve sömürgecilik sisteminin temellerinin sarsılmasıydı. Bu gelişmeler, küresel güç dengesinin belli ölçüde devrimci ve anti-emperyalist güçler yararına değişmesine yol açmıştı. ABD ve Britanya’nın daha savaşın hemen ertesinde, Alman, İtalyan ve Japon faşizminin kalıntılarıyla işbirliğine girişmelerinin, hatta daha savaş sona ermeden anti-Sovyetik komplolar tezgahlamalarının ve Soğuk Savaşın zeminini oluşturmaya başlamalarının altında yatan neden de buydu.
Ne var ki, bu devrim ve sosyalizm korkusu –anlaşılabilir nedenlerle- büyük ölçüde abartılmıştı. Kapitalist-emperyalist sistemin istikrarını sarsan bütün bu gelişmelere rağmen, en azından kısa erimde ABD’nin başını çektiği kapitalist-emperyalist sistemin bir “Sovyet tehdidi”nden ve/ ya da yakın bir proleter devriminden çekinmesini gerektirecek güçlü nedenler yoktu. Savaşta 25 milyondan fazla insan kaybeden Sovyetler Birliği’nin ekonomisi ve altyapısı acımasız Nazi işgali nedeniyle çok büyük bir yıkıma uğramıştı. Daha sınırlı ölçüde olmak üzere aynı şey, Sovyetler Birliği’nin ve Komünist Partilerinin nüfuzunun büyük olduğu Doğu Avrupa ülkeleri için de söylenebilirdi. Batı Avrupa ülkelerinde ve özellikle Fransa ve İtalya’da Komünist Partileri önemli bir güç haline gelmişlerdi; ancak onlar da kapitalist sistem için yakın bir tehdit oluşturacak durumda değillerdi. Dahası, savaşta sadece 300,000 dolayında asker yitiren ABD’nin toprakları savaşın yıkımından asla nasibini almadığı gibi, 1930’lı yılların ortalarının New Deal politikalarının yardımıyla toparlanmaya başlayan ülke ekonomisi savaş siparişlerinin de etkisiyle hızlı bir büyüme göstermişti. Sovyetler Birliği, ne modern bir deniz kuvvetlerine, ne ABD’ninkiyle boy ölçüşebilecek stratejik bir hava kuvvetlerine, ne de -1949 yılına kadar- atom bombasına sahipti. Kaldı ki ABD ile SSCB arasındaki askerî güç dengesizliği bu tarihten sonra da sürecek, 1944 ile 1962 yılları arasında ABD, Sovyetler Birliği karşısında gerek nükleer ve gerekse konvansiyonel silahlar bakımından askerî üstünlüğe sahip olmaya devam edecekti. Bütün bunlara şu da eklenmeli: Savaşın ekonomisinde, toplumsal yapısında ve halklarında yol açtığı olağanüstü maddi ve manevi yıkımın, kan kaybının ve yorgunluğun üstesinden gelme gereksinimi nedeniyle İkinci Dünya Savaşının bitimini izleyen yıllarda Sovyetler Birliği, ABD ve diğer emperyalistler karşısında bir gerilim politikası izlemekten olabildiğince uzak duruyor ve barış uğruna savaşımı daha önce olmadığı ölçüde destekliyordu.
Ancak bütün bunlar, kapitalist-emperyalist dünya sisteminin lideri konumundaki ABD’nin, temel politikalarını, azgın bir devrim ve sosyalizm düşmanlığı tabanına oturtmasına engel olmayacaktı ve olmadı. Olmadı; çünkü İkinci Dünya Savaşının ardından Hitler faşizminin çizmelerini giyen ABD emperyalistlerinin gerek “kendi” işçi sınıfı ve halkına, gerek sosyalist Sovyetler Birliği’ne ve ezilen ulusların kurtuluş hareketlerine saldırmak ve gerekse emperyalist-militarist saldırı ve çılgınca silahlanma politikalarını meşrulaştırmak için korku üretmeye ve yaymaya gereksinimi vardı. Bu korku üretme ve yayma çabası, ABD tekelci burjuvazisinin sınıfsal çıkarlarının doğrudan bir sonucuydu. Bu sınıfın bazı açıksözlü temsilcilerinin biraz abartılı bir biçimde itiraf ettikleri gibi, ABD’nde 1920’lerin sonları ve 1930’ların başlarında olduğu gibi burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çelişmenin keskinleştiği ve dolayısıyla proleter devrimi “tehlikesi”nin uç vermeye başladığı koşulların oluşmasına izin vermemek olarak dile getiriliyordu. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dean Acheson 1944’de bu konuda şunları söyleyecekti:
“Ekonomik ve sosyal sistemimiz bakımından çok kapsamlı sonuçlar doğurmaksızın, 1920’lerin sonları ve 1930’ların başlarını kucaklayan on yılda yaşadıklarımızı bir kez daha kaldıramayız.” (Aktaran William Appleman Williams, The Tragedy of American Diplomacy, New York, Dell Publishing Co., 1972, s. 202)
Hiroşima ve Nagazaki’yi hedef alan nükleer terörün asıl amacını anlamak için tanıklarımıza başvurmaya devam edelim. ABD Başkanı H. Truman’ın kızı Margaret Truman, önceli Franklin. D. Roosevelt’in –henüz Almanya ve Japonya’ya karşı savaşın sürdüğü- 12 Nisan 1945 tarihinde ölmesinden sonra başkanlık koltuğuna oturan babası için şunları söyleyecekti:
“Bu ilk haftalarda en başta gelen kaygısı, Rusya’ya karşı izlenecek politikaydı.”
Atom bombasının geliştirilmesinde ve Hiroşima ile Nagazaki üzerinde kullanılmasında belirleyici rol oynayan kişilerden ABD Savaş Bakanı Henri Stimson, 11 Eylül 1945’te atom bombasının “diplomatik bir silah” olduğunu ve Amerikan devlet adamlarının, göze çarpacak biçimde kalçalarının üstüne yerleştirdikleri bu bombayla Rusları korkutmakta çok istekli” olduklarını söylemişti.
ABD Dışişleri Bakanı James Byrnes ise, -Manhattan Projesinde çok önemli bir rol oynayan nükleer bilimci Leo Szilard’ın anlattığına göre- atom bombasının kullanılması olasılığıyla ilgili kaygılarını kendisine ileten bu bilim adamına şunları söyleyecekti:
“Byrnes... Rusya’nın savaş-sonrası dönemdeki tutumu konusunda kaygılıydı… Amerikan askerî güç gösterisi yoluyla etkilenmesi halinde Rusya daha kolay denetlenebilirdi ve bombanın gücünün sergilenmesi Rusya’yı etkileyebilirdi.” (Aktaran Spencer Weart and Gertrud Weiss Szilard, ed., Leo Szilard: His Version of the Facts, s. 184)
Geçtiğimiz günlerde, iki tarihçinin hazırladığı ve Britanya’da yayımlanan New Scientist adlı dergide yer alan bir rapor, bu apaçık gerçekliği bir kez daha perçinledi. Peter Kuznick ve Mark Selden bu raporlarında, “Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılması kararının, İkinci Dünya Savaşını sona erdirmekten ziyade (Washington’un savaş sırasındaki bağlaşığı Sovyetler Birliği’ne karşı) Soğuk Savaşı başlatmak amacıyla alındığını gösteren yeni kanıtlar ele geçirdiklerini yazıyorlardı. ABD, Japonya ve Sovyetler Birliği’nin diplomatik arşivlerini inceleyen Selden ile Kuznick, Hiroşima’ya atom bombası atılmasından üç gün önce Truman’ın kendisinin de, Japonya’nın “barış istediğini” itiraf ettiğini ortaya çıkardılar. Ama atom bombaları gene de atıldı; çünkü ABD emperyalistleri açısından, Selden’ın deyişiyle “Rusya’yı etkilemek savaşı bitirmekten daha önemliydi.”
ABD Başkanı Truman’ın Yalta Konferansının, daha önceden saptanmış olan açılış tarihinin bir kaç gün ertelenmesini istemesi ve bu arada New Mexico’daki Manhattan Projesi görevlilerine çalışmalarını bir an önce bitirmeleri ve bombayı patlatmaları direktifini vermesi de, Sovyetler Birliği’ni korkutma amacına yönelikti. Böylelikle Yalta Konferansının 17 Temmuz’da, yani 16 Temmuz’da Alamogordo’da ilk başarılı denemesi yapılan atom bombasından hemen sonra başlatılması sağlandı. Ancak Stalin, Truman’ın atom bombasının başarıyla denenmesine ilişkin verdiği haberi sükunetle karşılayacaktı. (2)

Soğuk Savaşın kışkırtıcılarından, Moskova’dan gönderdiği “Uzun Telgraf”ıyla ünlü Amerikan diplomatı George F. Kennan ise daha sonraları,
“O günün Rusyası konusunda en basit bir bilgiye sahip bir insan Sovyet liderlerinin kendi silahlı kuvvetlerini kullanarak askerî saldırılarla kendi davalarını yayma niyetlerinin olmadığını açıkça görebilirdi.” (Aktaran Hugh Higgins, Soğuk Savaş, s. 67, İstanbul, Koza Yayınları, 1975) diyecekti.

ABD emperyalistlerinin nükleer terörizm yoluyla Sovyetler Birliği’ni ve dünya işçi sınıfı ve halklarını korkutma amaçları, Japon militaristlerinin bir an önce teslim olma girişimlerinin görmezden gelinmesini ve hatta sabote edilmesini gerektiriyordu. Savaşta yenilmiş olduklarını ve durumlarının umutsuz olduğunu çoktan görmüş olan Japon militaristleri, teslim olmak için aylardır çeşitli kanallardan muhataplarıyla temas kurmaya çalışıyorlardı.

Örneğin, ABD’nin ele geçirdiği ve şifresini çözdüğü 5 Mayıs tarihli bir telgraf mesajında Tokyo’daki Alman elçisi, Japon silahlı kuvvetlerinin geniş kesimlerinin, koşulları çok ağır olmamak kaydıyla teslim olmaya hazır olduğunu bildiriyordu. Daha sonra adı CIA olarak değiştirilecek olan Stratejik Hizmetler Bürosu’nun (=Office of Strategic Services) direktörü William Donovan 12 Mayıs 1945’te Başkan Truman’a sunduğu bir raporda, Japonya’nın İsviçre elçisinin, İmparator Hirohito’nun savaş suçlusu olarak yargılanmaması ve tahtını muhafaza etmesi koşuluyla, Japonya’nın teslim olmaya hazır olduğunu söylediğini bildirdi. Amerikalılara benzer bir rapor da Portekiz’deki bir Japon görevli aracılığıyla ulaştırıldı. Haziran ortalarında Amiral William D. Leahy, Japonya tarafından kabul edilebilecek ve ABD’nin Pasifik bölgesinden gelebilecek bir saldırıya karşı savunmasını güvence altına alabilecek bir teslim olma anlaşmasının yapılabileceğini söylüyordu. Başkan Truman’ın, gizliliği 1979’da kaldırılan günlük notlarında ise, Temmuz 1945’te Stalin’in kendisine, “Japon İmparatorundan barış talebinde bulunan bir telgraf aldığını” bildirdiği ortaya çıkacaktı. Öte yandan, Temmuz 1945’de, SSCB, ABD ve Britanya liderlerinin Potsdam’da biraraya gelmelerinden önce, Japon hükümetinin, Moskova’daki elçisi Naotake Sato’ya gönderdiği mesajlarda barışın sağlanması için –o sıralar Japonya’ya henüz savaş ilan etmemiş olan- Sovyetler Birliği’nin aracılık etmesini istediği de biliniyordu. Japon askerî şifrelerini çözmüş olan ABD emperyalistleri, daha Sovyetler Birliği bu mesajı kendilerine aktarmadan önce onların içeriğinden haberdar olmuşlardı.

Ancak, askerîkayıplarını en aza indirmek gerekçesiyle Japonya’ya atom bombası atmakta kararlı olan ABD yetkilileri, bu Japon önerilerini duymazdan ve görmezden geldiler. Aksi takdirde bu güç gösterisini yapma olanağını yitireceklerdi. ABD Savaş Bakanı Stimson 6 Haziran’da, yani Hiroşima’nın bombalanmasından 2 ay önce Başkan Truman’a, ABD Hava Kuvvetlerinin sürdürmekte olduğu ve çok güçlü konvansiyonel bombaların kullanıldığı yoğun hava bombardımanının yarattığı büyük ölçekli yıkımdan yakınıyor, bunun atom bombalarının etkisinin gözler önüne serilmesini önleyeceğini söylüyordu! Stimson daha sonraları anılarında, Japonların teslim olma önerilerinin hiçbirinin ciddiye alınmadığını itiraf edecekti.

Potsdam Konferansı sırasında, ABD, Britanya ve –başında henüz Çan Kay-şek’in bulunduğu- Çin, 26 Temmuz’da Japonya’ya kayıtsız-koşulsuz teslim olma çağrısı yaptılar. Ama onlar bu çağrıyı yaparken, Japonya’nın teslim olmak için, ülkede adeta kutsal ve yarı-tanrısal bir kişilik olarak kabul edilen İmparator Hirohito’nun sembolik olarak tahtında kalması koşulunu görmezlikten ve duymazlıktan geldiler. Bunun nedeni, ABD ve Britanya emperyalistlerinin İmparator Hirohito’ya ya da onun tahtını muhafaza etmesine karşı olmaları değildi. Değildi; çünkü işgalden sonra ABD işgal yetkilileri İmparator Hirohito’yu tahtında tutmakla kalmadılar; onlar aynı zamanda Japon savaş suçluları, militaristleri ve tekelci kapitalistleriyle açık bir işbirliğine girdiler. Dolayısıyla, bu çağrı tümüyle demagojik bir nitelik taşıyordu. Onların amacı, kabul edilmesi hemen hemen olanaksız koşullar ileri sürerek Japonya’nın teslim oluş tarihini geciktirmek ve bu arada Tokyo’nun, Bağlaşıkların teslim olma koşullarını kabul etmedikleri gerekçesinin arkasına saklanarak atom bombasını kullanmaktı. Bazı bilim adamlarının atom bombasının boş bir ada üzerinde kullanılması yolundaki taleplerinin dikkate alınmamasının nedeni de buydu.

Asıl amacı Japonya’nın kayıtsız koşulsuz teslim olmasını sağlamak olmuş olması halinde ABD’nin, Hiroşima’da meydana gelen yıkımın boyutlarını gözleriyle görmeleri ve bu yıkımı yerinde doğrulamaları için Japon yetkililerine bir süre tanıması ve ardından kayıtsız koşulsuz teslim çağrısını yinelemesi ve ya da ilk atom bombasını insanların oturmadığı bir alanda denemesi vb. beklenirdi. Ama ABD bunların hiçbirini yapmadı ve 6 Ağustos’ta Hiroşima’yı, üç gün sonra, yani 9 Ağustos’ta da Nagazaki’yi nükleer terörün hedefi haline getirdi.
Bu arada, atom bombalarının Hiroşima ve Nagazaki’de kullanılmasının daha spesifik bir diğer nedenine de değinmek gerekiyor. Roosevelt, Churchill ve Stalin’in katılımıyla 4-11 Şubat 1945’te gerçekleştirilen Yalta Konferansında Bağlaşıklar diğer şeylerin yanısıra, Sovyetler Birliği’nin Almanya’nın yenilmesinden üç ay sonra, Japonya’ya karşı askerî harekâta girişmesi ve böylelikle ABD kuvvetlerinin üzerindeki yükün hafifletilmesi konusunda anlaşmışlardı. Aslında Kızılordu'nun Uzakdoğu’da Japonya’ya karşı savaşa girmesini öteden beri talep eden ABD’nin ta kendisiydi. Temmuz 1943’de Kızılordu'nun Wehrmacht karşısında Kursk’da kazandığı büyük zaferin ardından Moskova’daki Amerikan Askerî Misyonunun başında bulunan Tuğgeneral John Deane, “Almanya’nın yenilmesinden sonra Rusya’nın Japonya’ya karşı savaşa tam katılımının büyük önemi”nden sözetmiş, Pasifik bölgesindeki ABD kuvvetlerinin komutanı General MacArthur ise, Kızılordu'nun Mançurya’da Japonlara karşı savaşa katılmasının kendi kuvvetleri üzerindeki yükü hafifleteceğini söylemişti. Başkan Roosevelt’in kendisi de Kasım 1943’deki Tahran Konferansında Stalin’e, Nazi Almanyası’nın yenilgiye uğratılmasından sonra Kızılordu'nun Uzakdoğuda konuşlandırılıp konuşlandırılamayacağını sormuştu. 1945 Şubatındaki Yalta Konferansından sonra General MacArthur, bir kez daha Sovyet askerî desteği talebinde bulunacaktı. Dolayısıyla Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası’nın 9 Mayıs 1945’de yenilgiye uğratılmasından sonra, bağlaşıklarının talebi ve Yalta Konferasında alınan ortak karar uyarınca Kızılordu'nun bir bölümünü Uzakdoğu cephesine aktarmaya başlamıştı.
16 Temmuz 1945’de ilk atom bombasının başarıyla denenmesinin ardından 17 Temmuz’da başlayıp 2 Ağustos’ta sona eren Potsdam Konferansı’na gelindiğinde ise ABD-Britanya ile SSCB arasındaki ilişkiler önemli ölçüde soğumuş ve Batılı emperyalistler atom bombasına sahip olmanın avantajını kullanarak Yalta Konferansında alınan bu kararın yaşama geçirilmesini önlemeyi ve böylelikle kafalarına Sovyetler Birliği’nin Uzakdoğu’da nüfuz edinmesini önlemeyi koymuşlardı. ABD emperyalistleri, yapacakları nükleer güç gösterisiyle Sovyetler Birliği’ni Mançurya ve Kuzey Çin’deki Japon ordularına karşı harekete geçmekten alıkoyabilecekleriini düşünüyorlardı. Bu nedenledir ki Truman güncesine, “Japonya’ya atom bombası atmamız, Rusya’yı Uzakdoğu’daki konumunu yeniden düşünmeye zorladı” notunu düşecekti. (3) Ama ABD emperyalizminin şefi yanılıyordu. Uzakdoğu cephesinde gerekli yığınağı yapan Kızılordu, kararlaştırılan tarihte, Japonya’ya karşı savaş ilan ettikten sonra Japonların bu bölgedeki Kwantung ordusuna karşı askerîharekât başlattı. Bir kaynakta bu konuda şunlar söyleniyor:

“9 Ağustos 1945’de Sovyetler Birliği, Yalta’da alınan karar uyarınca Japonya’ya savaş ilan etti... Moğol birlikleriyle işbirliği yapan Sovyet ordusu, düşmanın savunma sistemini yararak Kwantung ordusunu teslim olmaya zorladı. Sovyet saldırısı karşısında Kuzeydoğu Çin, Kuzey Kore, Güney Sakhalin ve Kuril’deki son Japon direnci de kırıldı.” (N. V. Yelisiyeva-A. Z. Manfred, Yakın Çağlar Tarihi, İstanbul, Konuk Yayınları, 1978, s. 523)

Sonunda, 9 Ağustos günü sabah saat 11:00’de Başbakan Kintaro Suzuki Japon hükümeti adına yaptığı açıklamada, ABD’nin Potsdam konferansında yaptığı kayıtsız koşulsuz teslim çağrısını kabul ettiklerini ve savaşı sona erdirdiklerini açıkladı.



Soğuk Savaşın İlk Salvoları

Daha Ekim 1942’de, yani, asıl yükünü Sovyetler Birliği’nin çektiği anti-faşist savaş bütün şiddetiyle sürmekteyken Başbakan Churchill, İngiliz hükümetine gizli bir memorandum sunmuştu. O, bu memorandumda, “Rus barbarlığının Avrupa’nın köklü devletlerinin kültür ve bağımsızlığının üzerine çökmesi halinde meydana gelecek büyük felâketi” (Andrew Rothstein, A History of the USSR, Penguin Books, 1951, s. 355) önlemek için, faşist İspanya ve despotik Türkiye’yi de kapsayacak bir Avrupa Birleşik Devletleri’nin oluşturulmasını savunuyordu. Churchill’in sözleri, bu azılı anti-komünistin ve onun temsil ettiği Britanya tekelci burjuvazisinin anti-faşist savaşta takındığı ikircimli tutumun bir yansıması ve savaş sonrasında takınacağı gerici politikanın bir müjdecisiydi.

Almanya-İtalya-Japonya faşist blokuna karşı sürdürülen savaşta zaferin kazanılmasından hemen sonra ABD-Britanya kampı ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler önce daha yavaş ve üstü örtülü bir biçimde, sonraları ise daha hızlı ve açık bir biçimde bozulacaktı. Britanya Başbakanı Churchill’in, daha Almanya’nın teslim olmasından önce, Sovyet, Amerikan ve İngiliz birliklerinin Nazi Almanyası’nın sınırlarına dayandığı Nisan 1945’de,

“Birinci olarak, Sovyet Rusya hür dünya için öldürücü bir tehlike olmuştu. İkinci olarak da, hiç vakit geçirmeksizin, Sovyetlerin ilerlemesini durdurmak üzere yeni bir cephe kurmak gerekir” (A. Maurois-L. Aragon, Amerika-Rusya, İkinci Cilt, İstanbul, Cem Yayınevi, 1969, s. 146) dediği biliniyordu. ABD ise Almanya’nın teslim olduğu, ama Uzakdoğu’da Japonya’ya karşı savaşın henüz sürmekte olduğu 9 Mayıs 1945 günü Ödünç Verme ve Kiralama programını, Moskova’yı önceden bilgilendirmeye bile gerek duymaksızın tek yanlı bir eylemle yürürlükten kaldırarak Sovyetler Birliği’ne 1941’den bu yana yapmakta olduğu askerîmalzeme yardımını durduracaktı.

2 Ekim 1998’de Milliyet’te yayımlanan “Churchill, 3. Dünya Savaşını Çıkartacakmış” başlıklı haberde bu konuda başka ilginç, ama hiç de şaşırtıcı olmayan bilgiler sunuluyordu. Zafer Arapkirli’nin Londra’dan geçtiği haberde aynen şöyle deniyordu:

“İkinci Dünya Savaşının hemen sonunda İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in, Sovyetler Birliği’ne karşı ‘Üçüncü’ Dünya Savaşı’nı başlatmanın planlarını yaptığı bildirildi. İngiliz arşivlerinde ortaya çıkan gizli belgelere göre, Sovyet lideri Stalin’in, güneye inerek Türkiye, Yunanistan, İran ve Irak’ı işgal edeceği varsayılarak hazırlanan planlarda, ABD ve İngiliz kuvvetlerinin yanısıra, mağlup Alman kuvvetlerinin de Sovyetler’e karşı taarruza geçmesi planlanmıştı.

The Daily Telegraph gazetesinin dün manşetten verdiği haberde, 29 sayfadan oluştuğu belirtilen gizli raporun ayrıntıları yeraldı. Churchill’in ‘Operation Unthinkable’ (Akla Bile Gelmeyecek Harekât) adını verdiği harekâtla ilgili planların, 22 Mayıs 1945 tarihinde, yani Avrupa’da savaşın sona ermesinden sadece 14 gün sonra hazırlandığı bildirildi. 1 Temmuz 1945 tarihinde başlayabileceği tahmin edilen Üçüncü Dünya Savaşı’nın Dresden ve Baltık kıyıları arasında bulunan toplam 47 İngiliz ve Amerikan tümeninin taarruzuyla başlamasının da planlandığı kaydedildi.

“Belgelerde, Churchill’in General Montgomery ve General Eisenhower ile birlikte yeni savaş planları hazırlamasına neden olarak, savaşın sona ermesinden kısa bir süre sonra Sovyet ordusunun 29 Haziran 1945 tarihinde yeniden ‘Topyekun savaş alarmına’ geçirilmesi gösteriliyor. Ancak daha sonraki gelişmeleri izleyen İngiliz hükümetinin, savaş fikrinden vazgeçip, bunun yerine savunma planlarına yöneldikleri de anlaşılıyor.”
Truman’ın anılarında yazdığına göre, Japonya’nın Nagazaki’nin bombalanmasının ardından kayıtsız koşulsuz teslim olmasından sonra, ABD Genelkurmayı, “Bombanın gizliliğinin muhafaza edilmesinin ve sürdürülmesinin şimdi her zamankinden daha fazla gerekli olduğu”nu düşünüyordu. Hiroşima’nın bombalanmasının üzerinden dört hafta bile geçmeden ABD Genelkurmayı, “saldırganlık güçlerinin bize karşı mevzilendiği netleşir netleşmez… gerektiğinde ilk darbeyi indirmeye” (Aktaran Tim Weiner, Blank Check, New York, Warner Books, 1991, s. 24) hazır olunması gerektiğini ileri sürüyordu. (4)
Anglo-Amerikan emperyalistlerinin niyetlerini açığa vuran bir başka veri, Martin Walker’ın 1993’de yayımlanan bir kitabında sunuldu. Buna göre, ABD Genelkurmayı, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden yalnızca on hafta sonra Sovyetler Birliği’nin en büyük 20 kentine atom bombaları atmayı planlamıştı. (Bak., The Cold War: And the Making of the Modern World, Londra, s. 26-27)
ABD ve Britanya yöneticilerinin, Sovyetler Birliği’nin yeni bir savaş hazırlığı içinde olduğuna ilişkin yaygaralarının olgular ve gerçeklerle hiçbir ilişkisi olmadığını anımsatmaya bile gerek yok. Washington ve Londra’daki emperyalist haydutlar bu dezenformasyon kampanyasını, dikkatleri kendi gerici iç ve dış politikalarından uzaklaştırmak ve “kendi” halklarını 1945-sonrasında girişecekleri yeni askerî maceralara hazırlamak için yürütüyorlardı.
Kuşkusuz Soğuk Savaşın ilk salvoları arasında ABD ve bağlaşıklarının, Sovyetler Birliği’ne, dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarına karşı Alman ve İtalyan faşizminin kalıntılarının yanısıra Japon militarizminin kalıntılarıyla işbirliği yapma gibi öğeler de bulunacaktı. Bu nedenledir ki; Çin’de, Kore’de ve Güneydoğu Asya ülkelerinde gerçekleştirdikleri korkunç katliamlarla Alman Nazilerinden hiç de “geri” kalmadıklarını kanıtlamış olan Japon militaristleri Nazi liderlerinkini andıran sembolik bir yargılamayla yakalarını kurtaracaklardı. İkinci Dünya Savaşının bitiminde ABD’nin işgali altına giren Japonya’nın başkenti Tokyo’da toplanan askerî mahkeme, milyonlarca insanın kanını döken Japon militaristlerinin sivil ve askerî önderlerinden yalnızca yedisini darağacına çıkarabildi. İmparator Hirohito’nun başını çektiği bu savaş suçluları İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde ve özellikle Soğuk Savaşın başlamasından hemen sonra, ABD’nin önderlik ettiği “Hür Dünya”nın saygın kişilikleri oluverdiler.
Asıl misyonları kapitalist-emperyalist dünya sistemini ayakta tutmak ve dünya işçi sınıfına, diğer emekçilere ve ezilen uluslara karşı ve devrim ve sosyalizm “tehlikesini” önlemek amacıyla acımasız bir savaşım sürdürmek olan ABD emperyalistlerinin, Alman, Japon ve İtalyan faşizminin kalıntılarını kendi kanatları altına almaları, nesnelerin doğası gereğiydi. Anti-faşist savaşın temel hedeflerinden birisi olan denazifikasyon, yani faşizmden ve faşist öğelerden arınma ve emekçi halka karşı en korkunç katliamları gerçekleştirenlerin yargılanması ve cezalandırılması gibi Potsdam Konferansı tarafından da karara bağlanmış olan ilkesel yaklaşımlar, ancak Sovyet Kızılordusu’nun girdiği ve/ya da halk iktidarlarının kurulduğu ülkelerde gerçekleştirilebildi. Buralarda, faşizmin sosyal dayanağını oluşturan büyük toprak sahipleri ve gerici burjuvazi mülksüzleştirildiler ve siyasal iktidardan uzaklaştırıldılar. O günden bu yana yaşanan tarihsel deneyim, işçi sınıfının büyük öğretmenlerinin çok önceleri dile getirmiş olduğu bir gerçeği yeniden ve yeniden doğruladı: Kapitalist sınıf egemenliği sisteminin ürünü olan savaşlara son vermenin yolu, bu sistemi yıkmaktan, insanın insanı sömürmesine ve ezmesine son vermekten geçmektedir.


SONSÖZ
Aradan geçen 60 yıla rağmen insanlık Hiroşima ve Nagazaki’nin karabasanının gölgesinde yaşamaya devam ediyor. O acı günlerden sonra da dünyanın dörtbir yanında giriştiği doğrudan ya da dolaylı saldırganlık yoluyla milyonlarca, hatta onmilyonlarca işçi ve emekçiyi katleden ve Ortadoğu ve Orta Asya’da savaş kundakçılığı yapan Amerikan devlet teröristleri ve onların Siyonist ortakları, bugün de İran’a karşı bir nükleer saldırı hazırlığındalar. Ellerinde, her biri “Küçük Oğlan”dan ve “Şişko”dan binlerce kez daha güçlü binlerce nükleer füze bulunan ABD emperyalistleri bütün dünyayı dev bir Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye çevirmeye hazır olduklarını onyıllardır kanıtlamış bulunuyorlar. Ellerindeki korkunç ve nicelik ve nitelik bakımından sürekli olarak geliştirdikleri konvansiyonel silah stoğuyla yetinmeyen, uzayı silahlandıran, 2001 yılından itibaren nükleer silahların yaygınlaştırılmasına bazı kısıtlamalar getiren uluslararası anlaşmadan çekilen ve değişik tipte yeni nükleer bombalar geliştirmekte olan ABD emperyalistleri, tüm emekçi insanlık için Hitler faşizminden ve onun bağlaşıklarından çok daha büyük bir tehlike oluşturuyorlar. Askerî harcamaları, dünyanın geri kalanının toplamının askerî harcamalarına eşit olduğu tahmin edilen bu devlet teröristleri çılgınca silahlanmaya, dünyanın her tarafında askerî üsler kurmaya ve kendilerine boyun eğmeyen herkesi tehdit etmeye devam ediyorlar. Halihazırda onlar, İslam ülkeleri işçi sınıfı ve halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı “teröre karşı savaş” adı altında pazarlanan bir savaş yürütmektedirler. Ve emekçi kitleler tarafından devrilene ve silahsızlandırılana değin bu savaşı sürdüreceklerdir. Onları durdurabilecek biricik güç, ezilen ve sömürülen yığınların demokrasi, ulusal kurtuluş ve sosyalizm kavgasıdır. Bugün, emekçi insanlığın ivedi ve merkezi görevi, her ulustan, milliyetten, dinden ve mezhepten işçi ve emekçilerin geniş ve militan bir anti-emperyalist birleşik cephesini oluşturmak ve tüm dünyayı köleleştirmek için yola koyulmuş bulunan Amerikan neo-faşizmini ve onun yakın bağlaşık ve uşaklarını tarihin çöplüğüne gömmektir. Yeni Hiroşimalardan ve Nagazakilerden ve tüm dünyanın bir nükleer cehenneme çevrilmesinden kaçınmanın biricik yolu budur.

DİPNOTLAR
(1) Fakat, savaşın sonunun yaklaştığı 1945 yılında ABD ve Britanya emperyalistleri, kısmen Almanya’da, ama daha çok Japonya’da, atom bombasının kullanılmadığı, ama aşağı yukarı aynı ölçüde sivil can kaybına ve büyük maddi yıkıma yol açan çok şiddetli hava saldırıları da gerçekleştireceklerdi. Örneğin, ABD ve Britanya savaş uçaklarının, hiçbir askerî tesisin bulunmadığı ve Avrupa’nın en önemli kültür merkezlerinden biri sayılan Alman kenti Dresden’e karşı 13 Şubat 1945’te gerçekleştirdikleri ve 14 saat süren korkunç saldırı 60,000’e yakın insanın bombalanarak, yanarak ve havasızlıktan boğularak ölmesine yol açacaktı. Mültecilerle birlikte 1 milyona yakın kişinin bulunduğu tahmin edilen kente 700,000 fosfor bombasının atılması sonucunda sıcaklığın 1,600 dereceye çıktığı için ölen insanların çoğunun cesetlerinin tümüyle yanarak tanınmaz hale geldiği ya da betona ve kentin zeminine karıştığı tahmin ediliyor.
9-10 Mart 1945’te ise 334 B-29 dev bombardıman uçağı 6 milyon kişinin yaşadığı Tokyo’yu üç saat süreyle yoğun bir biçimde bombaladı. 1,665 ton yangın bombasının kullanıldığı bombardımanda yaklaşık 84,000 kişi can verirken 41,000 kişi yaralandı; yer yer kentin içinden geçen ırmağın sularının kaynadığı saldırıda 265,000 kadar bina yıkıldı ve yaklaşık 42 kilometrekarelik bir alan tamamen küle döndü. Ölenlerin çoğunu kadınların, çocukların ve yaşlıların oluşturduğu bombardımanda B-29 uçaklarının pilotları yanan insan eti kokusundan ötürü kusmamak için oksijen maskesi takmak zorunda kaldılar.
Kapitalizmin vahşeti, sosyalizmin insani niteliğiyle bu alanda da tam bir karşıtlık oluşturuyordu. İkinci Dünya Savaşında ölçülemeyecek derecede fazla kayıp vermiş olmasına rağmen Sovyetler Birliği’nin hava kuvvetleri sadece askerî hedeflere saldırdı ve hiçbir zaman kentsel yerleşim bölgelerinin ve diğer sivil hedeflerin ayrımsız ve yoğun bombardımanında kullanılmadı.
(2) Potsdam Konferansının 24 Temmuz tarihli oturumu sırasında Truman bir ara Stalin’in yanına gelerek ona “bizim artık olağanüstü ölçüde güçlü bir silahımız var” diyecekti. Stalin’in, sakin bir biçimde “bunu duyduğuma sevindim” demesi üzerine Truman ile Churchill, Sovyet liderinin, neyin sözkonusu olduğunu kavramadığı sonucuna vardılar. Oysa, ABD’ndeki ve Manhattan Projesi içindeki ajanları aracılığıyla Sovyetler çoktandır, nükleer çalışmalar hakkında geniş bilgi sahibiydiler.
(3) Azılı bir anti-komünist olan ve Nazi Almanyası’nın Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırmasından sonra ABD’nin, bu iki ülkenin karşılıklı olarak birbirlerini yormalarına ve tüketmelerine yardımcı olması (!) gerektiğini savunan Senatör Truman o günlerde şöyle demişti:
“Almanya’nın kazandığını gördüğümüzde Sovyetler Birliği’ne; Sovyetler Birliği’nin kazandığını gördüğümüzde Almanya’ya yardım etmeliyiz ki, bu şekilde birbirlerini mümkün olduğunca çok kırsınlar.” (New York Times’tan aktaran Tarih Çarpıtıcıları, İstanbul, İnter Yayınları, 1989, s. 76)
(4) Yani, bazılarının sandığının tersine, “önleyici savaş doktrini” hiç de George W. Bush dönemine özgü değildi; ABD emperyalistleri, en azından Hitler kliğinin yolundan gitmeye başladıkları 1940’ların sonlarından bu yana bu faşist doktrin uyarınca hareket ediyorlar. 1960’larda Vietnam halkına karşı girişilen korkunç saldırı savaşının gerekçesi de Çinhindi’nda ve Asya’da komünizmin yayılmasını “önlemek” değil miydi?
  

Akıllı Binanın Kustuğu Yaşamlar

Tek bir yangın, burjuva sınıfın onlarca gizemini nasıl da açığa çıkarıyor?

Beşiktaş'taki o dev binanın önünden defalarca geçtiniz, kim bilir? İstanbul'un orta yerinde, Boğaz'a nazır bu tepede, gökyüzüne kara bir mezar taşı gibi yükselen binanın içinde, herhalde bürolar, işyerleri olduğunu düşündünüz, sadece bürolar bu kadar soğuk ve kişiliksiz olabilirdi. Üstelik, dünyanın en güzel manzaralarından birine sahip olsa da, tek bir balkon, tek bir açık pencere göremezdiniz.

Sonra bir gün, bir yangın çıktı ve akıllı bina içindekileri kustu ve 1500 insanın bu binayı ev olarak kullandığı öğrenildi. Ama nasıl bir ev hayatıydı ki bu, dünyanın en güzel manzarasını balkonsuz, açılmayan kara camlar ardından izliyordu. Sahi, yangından kaçan tek bir çocuk gördünüz mü o binada?

Cesetlere Yuvalar
Bir zamanlar, sermaye hükümetinin yanında, burjuva sınıfın toplumsal bir rolü de vardı. Sergilemekten gurur duyduğu lüks yaşamıyla, ezilenlerin yutkunarak ama sınıf atlama özlemiyle baktıkları bir rol modeli olma işleviydi bu. Burjuvazi henüz, toplumun vazgeçilmez bir parçası olduğunu ve sistemini de meşruiyetini savunabilecek olduğunu rahatlıkla ilan edebiliyordu. Herkesin görebileceği bir yerde muhteşem köşkler, kapının önünde dizili arabalar, çoluk çocuk mutlu bir aile görüntüsü; hepsi de servete toplumsal saygı kazandırabilmek içindi.

Ama işlerin tersine dönmesi uzun sürmedi. Sermaye biriktikçe, sefalet yayıldı, sınıf bilinci derinlik kazandı. Ve emekçiler artık servet karşısında gıpta ve saygıyla değil, dişlerini gıcırdatarak durmaya başladılar. İşler bu aşamaya varınca, burjuvazinin yaşam tarzı sergilenen değil, saklanan oldu. Ve dahası, kendi varlık ve işlevinin vazgeçilmezliğine kimseyi inandıramaz oldu. Burjuvazi kara bir mezar taşı gibi yükselen rezidanslara taşındı, yeraltında kurulu otoparklardaki kara camlı jiplere bindi ve ancak paparazzilerin teleobjektifleriyle yaklaşabildikleri mekanlarda boy gösterdi.

Nasıl bir yaşam ki bu, balkonsuz kara camlar ardına gizlenmiş, gideceği bankayı, marketi, mağazayı yine bu binaların içinde kurmuş ve de çocuklardan uzak. Nasıl bir korkudur ki bu, hiçbir yerde hiçbir adımda başka sınıfın insanlarıyla yan yana gelmeme gayretkeşliğine milyonlar harcanır. Kuşku yok, o kara camlı balkonsuz binaların içinde burjuvazi, kimseye göstermek istemediği bir yaşam sürüyor: Çürümüşlüğün, fuhuşun, suçun ve işret çukurunun dibinde eşelenen bir yaşam.

Burjuvazinin Gizli İğrençliği...
Garsoniyer denirdi eskiden; burjuvazinin örnek aile yaşamı dışında, gönlünce işrete gömülebileceği ikinci bir ev açardı kendine. Bir yangınla ortaya çıktı ki, İstanbul'da böyle yüzlerce rezidansla seri üretim garsoniyer hizmeti veriliyor.

Pek saygın burjuvaların pek övülen akıllı yatırımlarıyla. Bir zamanlar Manukyan vardı, genelev patroniçesi, vergi rekortmeni, herkes ne iş yaptığını bilirdi, o da kendini saklamaz; “Vergimi veriyorum” derdi. Şimdi, en saygın burjuvalar rahmetlinin işini, en lüks mekanlara, dev binalara taşımış.

Ama burjuvaziye karşı ahlaki suçlamalar kısırdır her zaman. Servetleri biriktikçe çürüyorlar, korkuyorlar, hepsi bu. “Varoşlardan gelip boğazımızı kesecekler” demişti Sakıp Sabancı. Bu sınıf korkusu, tank gibi ipler, elektrikli tellerle çevrili siteler, balkonsuz, camsız akıllı binalar yarattı. Toplumdan yabancılaşan, varlığını, işlevini vazgeçilmez gösterebilme umudu kalmayan; varoluşsal sorunlara gömüldükçe yaşamını ancak aşırı uçlarda tatmin edebilen bir sınıf bu. İspanyol asıllı Fransız yönetmen Luis Bunuel, 1972'de “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” filminde, derdi zoru karnını doyurmak olan üç zengin ailenin mekanlara sığmaz açgözlülüğünü hicvetmişti. Şimdi, mekanlara hapsolmuş bir iğrençlik ve korkunun filmini olsa olsa Hitchcock çekebilir.

Hamam böceklerinin uyumu

Birgün öğrenci arkadaşların evinde kalıyorum, yıkık dökük gecekondu evi. sohpetler, tartışmalar falan derken su içmek için kalktım mutfağa gittim içtim suyumu baktım dışarıya açılan bir kapı... açım kapıyı dört tarafı duvarlarla çevrili üstü açık bir alan dedim hah burada sigara içilir. içeriye girdim sigaramı ve çayımı aldım çıktım bir sandalyeye oturdum. derken baktım birkaç atılacak, eski eşyanın konulduğu yerden çıtırtılar geliyor. eşyaların arasından(çoğunuz iğrenebilir ama) sevimli mi sevimli, küçük mi küçük bir fare çıktı. o bana bakıyor ben ona bakıyorum. Hafif dikeldi beni tartıyor acaba ne yapacağım diye. 'yahu benden sana zarar gelmez korkma' diye geçiriyorum içimden. zararsız olduğumu anladı sağa sola bakınmaya başladı. sonra etrafta zamk sürülmüş kartonlar gördüm 'bizim hainler' tuzak kurmuşlar. kalkayım korkutayım da tuzağa gelmesin hayvancağız diye doğruldum ben doğrulur doğrulmaz kartona doğru kaçtı yapıştı zakmka eyvah dedim hayvancağız viyak viyak bağırmaya başladı kıpırdayamıyor. o viyakladıkça benim içim gidiyor. düşündüm ne yapabilirim nasıl kurtarırım diye. kaynarsu ile çözmek bile geçti aklımdan yok yok yok... sonunda tek çarenin öldürmek olduğunu kabullendim kartonun köşesinden tuttum dışarıya götürdüm bir taş aldım...sektirmemem lazım bir vuruşta bir vuruşta bitmeli bu iş dedim yapamadım... öylece attım çöpe hayvancağız hala bağırıyor sesi hala kulaklarımdadır. eve girdim geçtim salona olayı arkadaşlara anlattım bütün gece güldüler yarı manyak portresi biçiminde otururken hayvanlarla ilgili gözlemlerimi anlatmaya başladım ilgilerini çekti arkadaşların başladım hamam böceklarini anlatmaya :

bakın arkadaşlar (benim çok sevimli bulduğum) hamam böcekleri çok disiplinli hayvanlardır. birgün bir sabahçı kahvesinde oturuyorum saat sabahın altısı mı ne kanalizasyon kapağı var az ilerde bir boşlukta iki tane anten etrafı yokluyor diktim gözlerimi hemen. antenler etrafı bir müddet yokladıktan sonra kafa çıktı piyasaya antenler kırbaç gibi sallanırken etrafta inceleniyordu. neyse uzatmayayım. derken lider hamam böceğinin sağında üç solunda üç anten göründü. onlarda etrafı yokluyordu. bir müddet sonra lider tamamiyle dışarı çıktı. tabi sağında ve solunda kilerin de kafası göründü. içimden yahu bu nasıl bir uyum diye geçirdim. hatta merak ettim şu anda liderleri ölse ne olur. gidip öldürmek geçti içimden kıyamadım. tahminimce dağılır içeri girerlerdi ve liderlik görevini başkası devralırdı yeniden çıkarlardı. her neyse lider 5 cm ilerlerledi sağ ve sol tarafındakilerde çıktı. arkadan onlarca anten göründü. derken yüzlercesi aynı uyumla yaklaşık kırk dakikada ortaya çıktı. kahveci çay getirdi oda gözlemlemiş olacak İçanadolu şivesiyle ne oldu tanıştın mı bizimkilerle dedi güldü ve gitti. tekrar dönüp baktım birkaç tanesi dışında yok gitmişler...

sayemde bütün gece bu ve buna benzer olayları konuştuk.

bir gün sonra çok sevdiğimiz bir abimiz espirili bir dille arkadaşın birine sordu -ne yaptınız teorik olarak derinleşebildiniz mi ?

arkadaşın cevabı - abi arkadaş bizi hamam böcekleri ve fareler konusunda çok donanımlı hale getirdi bir sonraki konumuz karafatmalar onları da öğrendik mi hiçbir sorunumuz kalmayacak

İspanya’nın Tahrir’i

15 Ocak 2012 Pazar

ispanyaİspanya’da “Kayıp kuşak” olarak tanımlanan gençlik uyumadığını gösterdi: “Politikaların ve bankerlerin oyuncağı değiliz!”
IMF tarafından “kayıp kuşak” olarak tanımlanan gençlik uyumadığını gösterdi. 15 Mayıs’tan bu yana binlercesi “Politikaların ve bankerlerin oyuncağı değiliz!” sloganıyla caddeleri doldurdu. “Ekonomiyi kurtarma” önlemlerine karşı direniş büyüyor…
Madrid’in ünlü Meydanı Sol’da, kalabalıktan yasemin devrimi kokusu yayılıyordu. İlk gösteri İspanya’nın 30 kentiyle birlikte 15 Mayıs Pazar günü başladı. O akşam polis çadırları söktü. Fakat ertesi gün göstericiler daha kalabalık olarak geri döndüler. Sadece Madrit’te değil Barcelona, Bilbao, Cordoba, Valencia, Seville, Zaragoza ve Granada’da da yüzbinlerce genç, işsiz, göçmen, emekli, gündelikçi “Gerçek demokrasi, hemen şimdi” sloganıyla caddeleri işgal etti.

İşsizlik yüzde 21

“Kayıp bir kuşak” nitelemesi ve ebedi bir güvensizlik ortamına mahkumiyet, sayısız genci sokaklara taşırdı. 4.2 milyon işsizle İspanya şu an Avrupa Birliği’nin en yüksek işsizlik oranına sahip. İşgücünün yüzde 21′i işsiz! Genç nüfustaki işsizlik oranı ise yüzde 45 dolayında. Ekonomik kriz İspanyol gençleri vurdu. Bu noktada Uluslar arası Para Fonu (IMF), bu dönemin gençliğini “kayıp kuşak” olarak tanımladı. Gösterilerdeki insanların birçoğu “Mileuroista”, (Bin eurocular -ayda 1000 Euro kazananlar) işsizlikten ve yolsuzluk politikalarından bıkmış insanlardı. Puerta del Sol’da “Siz parayı alın, biz sokakları alıyoruz!” yazılı bir pankart taşınıyordu.
Sloganlar hükümete biraz güven olduğunu gösteriyor. Protestocular tepkilerini, “Krizin sorumluları bedelini ödesin!” diyerek dile getirdi. Hareketin örgütçülerine göre, İspanyolların “bankacılar ve politika”nın neden olduğu bir krizin faturasını ödemesi düşünülemez. Brüksel ve IMF’nin direktifleri doğrultusunda hükümet tarafından hazırlanan ve ülkeyi mümkün olduğunca hızlı bir şekilde borçlardan kurtarma planı, sosyal koruma ağlarını birkaç ay içinde teker teker ortadan kaldırdı. Zapatero’nun Sosyalist Hükümeti, kamu harcamalarında ağır kısıtlamalara gitti: Örneğin öğretmenler, maaşlarının yüzde 5 oranında azaldığını gördüler.

Sosyal ağların örgütlü hareketi

Politik sınıftan bıkkınlık, sağcı ve solcu politikacıların yolsuzluk davalarından beslendi. Afişlerde protestocular, politik sınıfın ayrıcalıklarına son verilmesini, kamu sektörünün özelleştirilmesinin durdurulmasını ve vergi kaçakçılığı ile yüklü servetlerin vergi cennetlerine uçurulmasına karşı savaşmak için önlem alınması çağrısında bulundular. 19 Mayıs Perşembe günü Puerta del Sol’de yapılan “Assemblé”de (meclis, toplantı -çn) asıl talepler açıklandı. Protestocular, PSOE (sosyal demokratlar) ve Halk Partisi’nin (sağ) sınırlarını gösteren parti sisteminin hegemonyasını kınadılar, ülkenin siyasi görünümünü şekillendiren İspanya’da seçim yasası reformu için çağrıda bulundular.
“Assemblé”de halkın temel haklarıyla ilgili talepler öne çıkarıldı: Barınma, kültür, sağlık, eğitim, yönetime katılım, serbest kişisel gelişim, sağlıklı ve mutlu bir yaşam için gerekli malların tüketim hakları… Hareket ‘lekesiz seçim’lerin yapılmasını, politik yaşamın ahlaki boyutunun politik sorumluluğu vurgulayan bir yasayla pekiştirilmesini, yargılanan politikacıların seçimine yasak getirilmesini ve politik partilerin özel sermayeden yararlanmasının engellenmesini istedi. “Gerçek Demokrasi, hemen şimdi!”nin sloganı mantıklı.
İspanyol gazetelerinin manşetlerinde, “15 Mayıs hareketi -takma adıyla “el movimiento 15-M şaşırttı” başlıklarına yer verildi. Bu hareket, başka bir sembol ya da politik birlik olmaksızın kendiliğinden, sosyal ağlarla ortaya çıktı; Facebook ve Twitter’ı da kapsayan bu sosyal ağlar, “sıradan vatandaşlar” tarafından organize edildi. Bu hareketin kaynağı kollektif “Gerçek demokrasi, hemen şimdi” – bir grup blogcu ve internet kullanıcısının başlattığı ve birkaç ay içinde “Toma Plaza” (Anlaşma Yeri) ve “Juventud sin futuro” (Geleceği olmayan gençlik) gibi düzinelerce örgütü bünyesinde toplamayı başaran bir online platform. Bu hareket, 15 Mayıs yürüyüşünün organizatörleri tarafından, “demokratik ve halk katılımıyla gerçekleşmiş bir eylem” olarak tanımlanıyor ve halen kamusal alanların, meydanların ve sokakların kesintisiz işgaliyle devam ediyor.

Hükümet enkazının soluna doğru

Yerel ve bölgesel seçimlerin yaklaşmasıyla, bu hareketlilik, “seçimlere ve vatandaşların oy verme hakkına engel olması” gerekçesiyle seçim komitesi tarafından yasaklanmaya mahkum. Bu “öfkeli kalabalığın” ana taleplerden birinin bu partizanlığa son verilmesi olmasına karşın, 15 Mayıs Hareketi tarafından gelen resmi bir boykot veya boş oy çağrısı olmadı.
Birçok analist, İspanyol sivil toplumunun ilgisizlikten çıkarken iktidardaki solun Zapatero Hükümeti’nin son reformlarıyla enkaz haline getirdiği 22 Mayıs’taki seçimlere hazırlanan solu işsiz bıraktığını söylüyor. Sosyalist Parti (PSOE) tarafından desteklenen Barcelona Kent Konseyi, nasyonalist Katalan Yakınlık ve Birlik’e (CİU) kaybedebilir. Muhafazakar sağ Halk Partisi (PP) Pazar günü yapılan anketlerce en büyük kazanan olarak ilan edildi. O, Castilla-La Mancha bölgesi gibi sosyalist kalelerde galip gelebilir. Mart 2012 için nasıl bir yasama deneyimi planlanmaktadır? Sol partiler 15 Mayıs’ın ilhamıyla donanmaya çalışıyorlar. Ve belki “İzquierda Unida” (Birleşik Sol) koalisyonu, hareketin kazanımlarının tadını çıkaran Sosyalist Partinin soluna demir atabilir.

Angela Merkel İspanyolları “çaba sarfetmeye” çağrıyor

Avrupa’da şeytanın avukatlığına soyunalım! İnsanlarla da dalga geçercesine, saygısızca fetva vermekte tereddüt etmeyen Almanya Başbakanı Merkel’le başlayalım: “Güney Avrupalılar sadece işçilerdir”. Partisinin 17 Mayıs’taki bir gösterisi sırasında, “Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi ülkelerin Almanya’dan daha erken bir emeklilik yaşı uygulamaları, bizimle biraz olsun aynı çabayı sarfetmeleri önemli”… Almanya’da emeklilik yaşı 67′ye çıkarılmıştı ve Alman Hükümeti’nin ekonomik danışmanları, bunu sırasıyla 68 ve 69′a çıkarma taraftarı. Merkel, “Hem aynı para birimine sahip olup hem de bazılarının çok tatili varken diğerlerinin çok az tatili olmasını kabul edemeyiz” diye ekledi.
Tonlaması ve kelimeleri, kendini 15 Mayıs hareketiyle özdeşleştirenleri memnun etmiyor olmalı… Ayrıca The Wall Strett Journal gazetesinin 14 Şubat’ta yayınladığı veriler, Eurostat verilerinin aksine Yunanlıların Avrupa’daki en yüksek çalışma saatiyle çalışanlar olduklarını ortaya koyuyor. Haftada ortalama 42 saati, hafta ortalama 39 saat ile İspanyollar ve Portekizliler takip ediyor. Maaş eşitsizliğinden bahsetmiyoruz bile, Almanya’da ortalama brüt maaş 2 bin 980 Euro iken İspanya’da 2 bin 260 Euro.
Polisin baskılarına ve onlarca kez “toplum düzenini bozma ve kamu malına zarar verme” gerekçesiyle baskı ve tehditlerine rağmen oturma eylemi devam ediyor. 15 Mayıs Hareketi’nin sloganı durumu özetliyor: “Risk alıp kaybetmek, hiçbir riske girmeden kaybetmekten iyidir!..”.

“Karanlık Çağın Filizi” çıktı

sezai ekinciHep devrimin hamalı… Hep emekçi… Hep bağırtısız çağırtısız… Hep tereddütsüz… Hep gözükara…
Sosyalizm ve emeğin kurtuluşu davasının ölümsüz savaşçılarından komünist militan Sezai EKİNCİ‘nin yaşamını anlatan kitap yayınlandı. Sezai Ekinci’nin yoldaşı ve eşi Esmehan EKİNCİtarafından kaleme alınan kitap Sel Yayıncılık‘tan çıktı.
Kitabın arka kapağındaki tanıtım metnini yayınlıyoruz:Bazı insanlar için “7’sinde neyse 70′inde de o” denir. Sezai Ekinci’nin karakteristik özellikleri de son nefesine kadar öz olarak hiç değişmedi. 1975′lerin genç devrimcisi Sezai nasıl biriyse 27 yıl süren kesintisiz bir mücadele sürecinin ardından son nefesini veren komünist önder Sezai’si de aynıydı. Hep devrimin hamalı… Hep emekçi… Hep bağırtısız çağırtısız… Hep tereddütsüz… Hep gözükara…
“27 yıl boyunca değişmemiş olmak” bir komünist için normalde övgü olamaz!.. Marksist-Leninistler için “değişmemek” aslında donmanın hayatiyet kaybı ve politik ölümün ifadesidir. 20. yüzyılın parti pratikleri ve sosyalizm deneyimleri sırasında uğruna nice bedellerin ödendiği tarihsel başarı ve ilerlemelerin bile arkasının getirilemeyip tüketilişinin derinlerdeki tayin edici nedeni de zaten bu hayatiyet kaybı ve donma değil midir? Ama Manifesto’nun da o olağanüstü özlü tanımıyla “katı olan her şeyin buharlaştığı” 1980′ler sonrasının postmodern “değişim” örnekleriyle bir zamanlar “devrimci” olanların savruldukları halleri gördükten sonra bunun bir yönüyle de nasıl bir erdem olduğu gerçeği kendini daha net gösteriyor.

Sınırsız düşler, örgütlü kimlik

murat-dil-tikb-180x300Kardeşim, dünyada devinen her şeyde bir parça senin adın var bugün. O haklı ve güzel adın…
Murat,
Kürt topraklarındaydım; uçaktan iki saat önce indim ve senin yanına geldim. Orada, çetin dağların, kırmızı sıcağın, umudun, umutsuzluğun, yenilenmenin ve ihanetin içinde bulabildiğim her araçta seninle ilgili bir haber aradım.
Kardeşim,
İnanmalısın bana; dünyada devinen her şeyde bir parça senin adın var bugün. O haklı ve güzel adın. Nasıl senin yaptığın her şeyde uzak dünyaların, tanımadığın insanların adı varsa. Az önce gördüm seni. Gördüm elin annenin elindeydi. Elin şimdi bizim elimizde. Az önce bir parça ağladım. Sonra koridorda sana gelmiş insanlardan utandım, sustum. Şimdi kazanmış insanların gönenciyle yazıyorum.
Kazandık senin elinle
buluşturmayı annenin elini
Kazandık
Elin elimizde!
[Bu mesaj Murat Dil'in hastane sürecinde tutulan ziyaretçi defterine şair Tevfik Taş tarafından yazıldı]
Murat DilTİKB davasından yargılanarak atıldığı faşizmin zindanlarında Hepatit B hastalığına yakalandı. Aylarca tedavisi engellendi. Yoldaşlarının dışarıda yükseltikleri “Öldürtme Sahip Çık!” kampanyasının etkisiyle ve artık iyileşemeyecek oluşunun ‘garantisiyle’ tahliye edildi. Tahliye edildiğinde Hepatit B tedavi edilmediği için kanser olup bütün bedenini sarmıştı. 28 günlük hastane sürecinin ardından 5 Temmuz 2000′de sabah saat 03:00’te sıkılı yumruğuyla ölümsüzleşti. İki gün sonra Okmeydanı sokakları “Murat Dil Ölümsüzdür!” sloganıyla çınlıyordu. Oluşturulan kortejlerdeki 2 bin kişi ve barikatlar, panzerler vd. ile engellenen onlarca insanın devrimci-antifaşist öfkesi Murat’ı sonsuzluğa uğurlamak için buluşmuştu.
Sadece işkencelerde, çatışmalarda, sokak infazlarında katliamcı yüzünü göstermiyor burjuvazi. Tedavi etmeyerek ya da geciktirerek, hastane sevklerini yapmayarak, kötü ve sağlıksız koşullarda yaşamaya mahkum ederek de katlediyor devrimcileri. Uğur Hülagu Gürdoğan da TİKB davasından tutuklu bulunduğu Ümraniye E Tipi Cezaevi’nde tedavisi engellenerek 1999 yılında 19 Nisan’ı 20 Nisan’a bağlayan gece aynı hastalıkla katledilmişti. Şu anda da Bayram Kaymaz katlediliyor. Yanlış iğneyle felç edildi ve o halde tek kişilik hücreye atıldı.
Aza yer olmayan devrimci bir yaşam
Faşist 12 Eylül cuntasının karanlığını bedel ödeyerek, ödeterek yaran atılım kuşağının bir neferiydi Murat Dil. Çocuk denecek yaşta cam fabrikasında işçiliğe başladı. 1989 yılında Yapıyla buluştuğunda conta üreten bir atölyede çalışıyordu. Hafta sonlarında ve akşamları, emekçi semtlerinde, Şişli Kültür Merkezi‘nde, Kağıthane‘nin konfeksiyon atelyelerinde ve fabrikalarında çalışan genç işçilerle birlikte oluyordu. Bu kadar yoğun çalışma içinde düzenli olarak haftada iki sefer yapılan eğitime en çok okuyup gelen yoldaşlardan olurdu hep Murat. Onun devrimci çalışmasında “az”a, idareciliğe, “…mış gibi yapmalara” yer yoktu.
İlk katıldığı eylem cunta sonrası yapılan ilk 1 Mayıs eylemiydi. ‘89 1 Mayıs’ında Harbiye‘den Taksim‘e yürüyecek koldaydık. Dolapdere’ye kadar süren çatışmanın ardından Tarlabaşı‘na çıkıldı. Buradaki çatışmalarda M. Akif Dalcı şehit düşerken, Murat ilk gözaltısını da yaşadı. Gözaltıyla 1 Mayıs kutlaması onu işkencehaneyle taşındırmış oldu. Hücrede yaşadığı devrimci dayanışma, marşlar ve atılan sloganlarla yaşanan devrimci coşku Murat’ı derinden etkiledi. Bugünden sonra da örgütlü olarak devrimci mücadeleye daha sıkı sarıldı.
Örgütlü olduğumuz semtlere yenilerini katıp Okmeydanı, Nurtepe, Güzeltepe, Kağıthane çevresinde etkin bir örgütlenme faaliyeti yürüttülüyordu. Bu alanlarda örgüt çalışması ete kemiğe bürünmeye başlıyordu. Örgüt çalışmasında sınıf mücadelesinin kavgasında gelişip yetkinleşen “Ahmet” yoldaştı artık o. Ahmet’in çalışma yaptığı birimlerde yeni yoldaşlar kısa zamanda militanlaşır gelişirdi.
Körfez Savaşı diye anılan emperyalizmin Irak’a yaptığı ilk saldırı sırasındaki Genel Grev Genel Direniş kampanyası “Emperyalist Savaşa Hayır!” çalışmasıyla birleştirildi. Murat İkitelli‘den Bağcılar‘a, Sefaköy‘den Gazi‘ye, Esenler‘den Nurtepe’ye, Yeşilpınar‘dan Okmeydanı’na, Kağıthane’den Gültepe‘den Gülsuyu‘na kadar, kahve ve atelyelerde toplantılar, bildiri dağıtımı, duvar yazıları, duvar gazetesi ve pankartların asılması gibi çalışmaların öncü ekibi içindeydi yine.
“Emperyalist savaşa ve 12 Eylül faşizmine karşı” TİKB, TKP/ML Hareketi ve TKİH ortak bir kampanya yürütüyordu. Yürütülen kampanyanın sonunda Fındıkzade‘de ortak gösteri yapılacaktı. Bu eylemde örgütün askeri sorumlusu Murat’tı. Yürüyüş başlayınca hızla kitlenin üzerine doğru gelen bir polis minibüsü yolun ortasında duran Murat yoldaşın hedefiydi. Onun mükemmel zamanlamasıyla eylem kayıp verilmeden sona erdi.
Teknik işler ve örgütçülük dışında askeri özellikleriyle de öne çıkan Murat yoldaş, Osman Yaşar Yoldaşcan Müfrezesi‘nin Şaban Budak ve Osman Akgün’le birlikte ilk militanlarındandı. O kesitte müfrezenin gerçekleştirdiği eylemlerin hepsinde yer aldı.
Şubat ‘91′de İstanbul örgütlülüğümüzün darbe alması sonucu Rumeli yakasında örgütlenmede sorumluluk aldı.
’94 yılından itibaren bir yandan AFMK çalışmasını, diğer yandan EKK politikasını işçi sınıfı içinde yaymaya çalıştı. Gazi Antifaşist Halk Direnişi‘ni duyduğunda, AFMK militanlığıyla barikat başına koştu. Kah barikatta nöbet tuttu, kah elindeki megafonla ajitasyon/propaganda yaptı. Gazi geleneğini Gülsuyu’na taşıyıp faşist mafya çetelerine karşı antifaşist direniş örgütledi.
‘96 1 Mayıs’ında da yürüyüş güzergahındaki faşist MHP binasının dağıtılmasında Murat en öndeydi. İşkenceci polisin dövülmesinden, 1 Mayıs kürsüsünün, sendika ağalarının elinden alınıp ihtilalci komünistlerin denetimine geçmesinde yine Murat en öndekilerdendi.
Faşist işkenceci, katil Adalet Bakanı Mehmet Ağar‘ın 8-10 Mayıs sürgün ve tecrit genelgesine karşı devrimci tutsakların başlattığı süresiz açlık grevinin ilk günlerinde Murat, bir AFMK eylemi hazırlığı içindeydi. Çekmeköy‘de faşist örgütlenme yapan Ülkü Ocağı bombalanacaktı. Murat, elindeki bombayı faşist yuvasına atıp dağıtırken, ikinci bombayı atmaya çalışan genç yoldaşı, bombanın kolundaki saate takılmasıyla atamadı. Ve bomba elinde asılı kaldı. Murat, Yunus yoldaşın geleneğiyle genç yoldaşın üzerine atladı. Ama bombadan kurtulamadan bomba patladı. Murat ve yoldaşı yaralı olarak yakalandı.
Sakarya Cezaevi‘ne geldiğinde, kolu ve eli yaralıydı. Atelyede çalıştığı zaman geçirdiği iş kazası sonucu koluna konan platin çıkarılıp atılmış, hiçbir tedavi yapılmadan yaralarına dikiş atılmıştı. Cezaevine geldiğinde Süresiz Açlık Grevi (SAG) devam ediyordu. Murat, daha kolundaki yara iyileşmeden açlık grevine başladı. ‘96 Genel Direnişi zaferle bitirildikten sonra, Murat’ın tedavisi engellenerek hastaneye götürülmedi. Kolunun yarası, kemiğinin kırık olması, Murat’ın özgürlük eylemi çalışmasına katılmasına engel olmadı. Murat her zaman olduğu gibi yine özgürlük eyleminin içinde, cezaevi mücadelesinin önündeydi.
Marmara depreminden sonra Murat Gebze Cezaevi’ndeydi. Özgürlük eylemi çalışması içinde, Ulucanlar Katliamı öğrenildi. Ulucanlar için barikat, rehin alma kararı üzerine hareketlendi. Hemen tüm gerekli malzemeleri hazırlayıp getirdi ara maltaya. “Tamam gidiyoruz” denildiğinde düğüne gider gibi koştu kapı altına.
Murat o günlerde kendisini yorgun hissetmeye başladı. Daha önce, Abdullah Öcalan‘ın bir emperyalist komployla yakalanıp getirilmesini protesto için yaptığımız açlık grevi sırasında halsizdi ve sağ yanı ağrımaya başlamıştı. Kendi olanaklarımızla yaptırdığı kan tahlili sonucunda Hepatit-B geçirmiş olduğunu öğrendik. Yılbaşından 10 gün önce grip ve halsizlik olarak başladı hastalığı. Yılbaşından sonra, kırk günde 8 kilo zayıfladı. İdareye baskı yaparak zorla hastaneye gönderdik ve bir katil bozuntusu doktor hastalığını bildiği halde hiçbir tahlil yapmadan, subaya sorarak İstanbul’a normal sevk yapmıştı.
Örgütümüzün 21. kuruluş etkinliğine Murat hasta olarak katıldı. Rahat etmesi için yoldaşları duvarın dibine yatak yaptı. Ama bu Murat’a göre değildi; duramadı ve gidip yanlarına oturdu. Zorlanarak bir konuşma yaptı. Biraz dinlenip, kendi yazdığı şiirini okudu:
Düşte sınır yok
Türküsüz düş yok
Uykunun kederli bir vakti
Ölüm dumanı salmış havaya
Hava ki güneş açar
Hava ki maviliğinde
Sınırsızca kuşlar kanat çırpar
Havada kuru ayaz
Havada kan
Havada sıkılı yumruk
Havada zaferin asılı sesi var

“Demokratik özerklik” ne kadar demokratik?

29 Ağustos 2010 Pazar

Demokratik özerklik konusuna biraz daha devam etmemiz gerekiyor. Bir önceki yazımızda iki açıdan bu projenin demokratik olmadığını vurgulamıştık.


Birincisi, Kürt halkının kendi kaderini özgürce belirleme hakkını karşılayan bir proje değil, sömürgeci egemenliği biraz daha “yaşanabilir” kılmaya yönelik bir projedir.

İkincisi, bu proje halkın özgür iradesini, özgür örgütlenmesini, özgür ifadesini açığa çıkaran ve bunlara dayanan, bunları işleten bir yapıya ve “iktidar sistemine” sahip değildir. Bu ikinci noktayla ilgili bir önceki yazımızda kısaca şunları yazmıştık:

“Demokratik Özerklik Projesi, devlet karşısında, devletle ilişkiler açısından Kürt halkının geleceği ve kaderi üzerinde özgürce söz ve karar sahibi olma hakkını içermediği gibi, başka yönleriyle de demokratik bir içeriğe, işleyişe ve mekanizmalara sahip değildir! Halkın özgürce kendini ifade etme, tartışma, özgürce görüş oluşturma ve bununla karar süreçlerini etkileme olanağı yoktur. Bugüne dek yaratılan siyaset anlayışı ve kültürü, üsten belirlenen çerçevede tartışma, görüş belirtme ve resmi çizgi ve kararı onaylamanın ötesinden başka bir işleyişe izin vermemektedir. Dolayıyla kendi içinde demokratik olamayan bir yapının demokrasiden, kavram olarak özerklikten söz etmesi, hele bunu özgürlük teorisiyle açıklaması, en hafif deyimiyle samimiyetsizliktir.”

Bunu biraz açmakta yarar var. Bir sömürgeci ve zulüm düzenini hedeflemek, ona karşı “yeni bir dünya” amacıyla mücadele etmek çok önemlidir. Ancak bunu da içeren ve bundan daha önemli olan, bu amaçlanan “yeni dünyanın” nasıl olacağı, nasıl kurulacağı ve hangi temellere dayanacağıdır. “Eskiye” karşı mücadele süreci ile birlikte “yeni” bir iktidar ilişkileri sistemi de kuruluyor. Bu, her zaman “soylu” amaçlarla, “devrimin çıkarları”yla, karşı devrimci zora karşı devrimi ve halkı koruma amacıyla meşrulaştırılmıştır. Bu meşrulaştırma süreci, aynı zamanda bir iktidar aygıtının kurulması ve oturtulması sürecidir. Bu devrim aygıtı, aynı zamanda bir iktidar aygıtı olarak şekilleniyor.

Burada ilginç olan bir paradoks var. Bu da, devrim aygıtının veya aynı anlama gelmek üzere iktidar aygıtının programına yazdığı “yeni gelecek ve yeni dünya” hedefiyle çelişmesi, onunla ciddi bir karşıtlık oluşturmasıdır!

Bütün devrimciler, devrimin en temel sorununun iktidar olduğunu belirtirler. Yani egemen devlet iktidarının yıkılması ve yerle bir edilmesi, onun yerine proletaryanın ve emekçilerin iktidarının kurulması... Ancak tarihsel deneyimler ve güncel pratikler de ortaya çıkardı ki, eskinin yerine konulan “yeni” iktidar aygıtı, eskinin “kötü” bir tekrarından başka bir şey değildir.

Sorun, sadece eski iktidarın tasfiyesi değil, “yeni” olanda “güç ve iktidarın” nasıl ve ne şekilde “dağıldığı” ve örgütlendiği sorunudur!

Merkezi iktidar, güç ve yetkinin tek bir merkezde, tek bir kişide toplanması ve yoğunlaşmasının, iktidarın bu yapısıyla denetim dışı kalmasının gerçek anlamda özgürlükle bir ilişkisi olabilir mi? Sadece reel sosyalist devletlerde değil, kendisini parti, örgüt veya cephe olarak tanımlayan hareketlerde de güç, iktidar ve yetki tek elde veya merkezlerde toplandı, toplanıyor.

Bunun sonucu, sadece aracın amacın önüne geçmesi, amacın aracı meşrulaştıran bir araca dönüştürülmesi olmadı, aynı zamanda devrim emekçilerini karar süreçlerinin dışına itti. Ayrıntılara girmek konumuz değil, ancak şu kadarını belirtelim, güç, iktidar ve yetkinin tek elde, tek merkezde toplandığı ve yoğunlaştığı bir zeminde en geniş anlamda demokrasiden -bizim için daha kapsayıcı ve doğru olan özgürlük kavramından- söz etmek sözcüğün tam anlamıyla bir demagojidir!

“Eskiyi yıkmak” önemlidir ancak daha ilk adımdan itibaren eskinin yerine ne konulacağı çok daha belirleyici ve hareketin niteliğini belirleyen bir temeldir! Eskiyi yıkma ve yeniyi yapma süreci bir bütündür. Bu iki yan, gerçek anlamda uyumlu ve birbirini tamamlayan ve geliştiren unsurlar mı? İşte bütün mesele bu noktada düğümlenmektedir! Bugün kendi yapınla, ilişkilerinle, karar süreçlerinle ne kadar eskiyi aşıyorsun ya da gerçekten aşıyor musun? Bu soruların yanıtı, can alıcıdır!

Bu konuda PKK hareketi çarpıcı derslerle dolu bir deneyimdir. PKK, bağımsızlık, demokrasi, özgürlük, sosyalizm idealleriyle yola çıktı. Bu ideallerle bir toplumun devrimci dinamiklerini ortaya çıkardı. Süreç içinde hatırı sayılır olanaklar, değerler ve ilişkiler ortaya çıktı, birikti. Bu, aynı zamanda bir iktidarlaşma süreciydi de…

Ancak özellikle 3. Kongre’den sonra bu iktidar ilişkileri ve olanakları tek bir kişinin elinde despotik bir aygıta dönüştü. Süreç içinde öyle bir noktaya geldi ki, bu bir kişinin dışında kalan bütün kişi ve “kurumlar”, bu bir kişiye hizmet etmek, ona tapınma düzeyinde biat etmek zorunda kaldılar. Öyle bir mekanizma kuruldu ki, “O” her şeydi, tek hâkim, tek karar verici, tek seçici; “diğerleri” ise çalışmak, üretmek, savaşmak ve biat etmenin dışında “hiçbir şeydiler”.

Bunun nasıl ve hangi yöntemlerle gerçekleştirildiğini bugüne kadar genişçe değerlendirdik ve yazdık. Güncele gelecek olursak özetle vurgulanması gereken şudur:

Demokratik Toplum Kongresi, “Demokratik Özerklik” kararını aldı. Bunun tabanın görüşü, tartışmalar sonucu oluşan kararı olduğu söylendi, söyleniyor. Elbette DTK içinde yer alanlar, tartışıyorlar, bu bağlamda bu “karar süreçlerine” de katılıyorlar. Ancak bu tartışma ve karar sürecinin, daha öncekilerde ve benzerlerinde olduğu gibi, “yüksek iradenin” onayı ve özümsenmesinden öte bir anlamı var mı? Özgür tartışma, özgür ifade ve karar süreçlerini etkileme ve bu süreçlerde etkin rol alma hak ve yetkisi olmadan, yani “iktidar” olmadan anılan kongre ve platformların bir anlamı var mı?

Elbette var, “yüksek iradenin” kararlarına uygulama gücü kazandırmak, onları meşrulaştırmak ve özümsetmek.

Kürt halkının kendi kaderi ile ilgili özgür kararını verebilmesi için özgür tartışma, özgür ifade ve özgür örgütlenme zeminlerinin olması gerekir. Bu özgürlük zeminlerinin hem sömürgeci sistem tarafından, hem de halkın bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi içinde ortaya çıkan ve ona dayanan, ama her açıdan onun karşıtına dönüşen “irade” tarafından ortadan kaldırıldığını vurgulamamız gerekir. Şu soru da önemli:

“Demokratik özerklik” kimin iradesi? Gerçekten halkımızın mı, yoksa bu devlet ve düzen tarafından kabul edilmek için her türlü yolu denemekten geri durmayan “iradenin” mi?



24 Ağustos 2010

(Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/34, 27 Ağustos 2010)