12 Eylül yargılanacak mı?

27 Ağustos 2010 Cuma

Hüsnü Öndül (İnsan Hakları Derneği eski Genel Başkanı)




Belki soru, hukuk tekniği açısından yeterli açıklıkta sayılmayabilir: 12 Eylül yargılanacak mı? Ama bir olgu olarak 12 Eylül, yalnızca yargılama faaliyeti olarak hukukun değil, onu aşan anlamlarıyla pek çok disiplinin ilgi alanına giriyor. Doğal ki, vicdani boyut en başta geleni…



Sanıyorum çoğu insan -ben dahil- ‘12 Eylül yargılanacak mı?’ sorusunu, darbe yapanların ve onların suç ortaklarının yargılanması olarak anlıyoruz.



Halihazırdaki hukuk düzeni, 26 Haziran 2009 kabul tarihli ve 9 Temmuz 2009 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 5918 sayılı “Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” yürürlüğe girmiş olsa da böyle bir yargılamaya elverişli değil. Örnek olsun, Anayasa'nın Geçici 15. Maddesi bu sürece engel teşkil edebilmektedir. Bu hukuki görüş, Türkiye'de hakim bir anlayıştır. Bununla birlikte, başka bir görüşe göre Anayasa'nın özellikle 90. Maddesinin usulüne uygun yürürlüğe girmiş uluslararası sözleşmelere üstünlük tanıması nedeniyle, 12 Eylül'cülerin yargılanmalarının önünde engel bulunmamaktadır.



Benim hukuk anlayışım ise iki görüşten de ayrılıyor. Bana göre, son yasa değişikliği de, Anayasa'nın 90. Maddesi değişikliğinin sunduğu imkanlar da olmaksızın, darbecilerin her şart altında yargılanmaları yolu açıktı. Darbe, hukuk dışıdır. Sonradan hukuksallık kazandırılamaz. 12 Eylül günü yürürlükte olan anayasa darbe ile ihlal edilmiştir. O nedenle yargı yolu açıktır. Hemen belirteyim ki, buradan hareketle 'Türkiye'nin hukuk düzeni hukukun üstünlüğü ilkesine dayanmaktadır; istikrarlı demokratik kurumları vardır' gibi sonuçlar çıkarılmamalı.



Ben, demokratik hukuk anlayışına sahip soruşturma ve yargılama makamlarıyla pekala yargısal süreçlerin işletilebileceğine inanıyorum. Bu süreçler sonucunda sonuç alınabilir mi? O konu tartışmalıdır. Sürecin demokratik hukuk zemininde gelişmesi ve adalet idesine uygun sonuçlanması için üç şartın ve imkanın birlikte olması gerek. Bunları, a) Maddi yasalar (hakların ve özgürlüklerin esasına ilişkin yasalar), b) Usule ilişkin yasalar ve c) Mekanizmalar (komiteler, komisyonlar, soruşturma ve yargılama makamları) olarak sayabiliriz.



Türkiye’de insan hakları hukukuna uygun bu şartlar ve imkanlar yok.



Niye?



Anayasa'nın Geçici 15. Maddesinden anlaşılıyor. “Minareyi çalan kılıfı da hazırlar!”



Aradan geçen 29 yıl şunu da gösterdi:



12 Eylül, ülke insanına büyük zarar vermiştir. Türkiye'de siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel hakları ve özgürlükleri kökünden budamıştır.



Hakların ve özgürlüklerin yavaş gelişmesinin bir nedeni de darbenin kuvveti ve bıraktığı yaraların derinliğidir.



'12 Eylül yargılanacak mı?' sorusundan ben daha çok birkaç darbeci paşanın yargılanmasını değil, geçmişle yüzleşmeyi, hesaplaşmayı anlıyorum.



Geçmişle yüzleşme, hesaplaşma Prof. Dr. Mithat Sancar'ın “Geçmişle Hesaplaşma” (İletişimYayınları, İstanbul, 2007) kitabında anlattığı süreçleri içerir. Bu tür süreçleri yaşayan ülkelerden 25'inde “Hakikat Komisyonları” kurulmuş.



Bizim olağanüstü koşullarımız sürekli. 12 Mart var, 27 Mayıs var, sonraki dönemler var; 1984 yılından beri yaşanan çatışma ortamı var. Düşünce, dil, kültür yasakları; boşaltılan köyler, faili meçhul siyasal cinayetler, zorla kaybetmeler, işkenceler…



Demek ki, bir ihtiyaç var; yüzleşme ve hesaplaşma ihtiyacı. Ben bunu, yeniyi inşa için, yeni demokratik bir ülkeyi inşa için zorunlu görüyorum. Özgürlük, eşitlik, dayanışma, insan onuruna saygı gibi değerlere dayalı; hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi ilkelere dayalı bir sistem için şarttır bu. “Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı ile değil; geleceği inşa için yüzleşme ve hesaplaşma zorunlu. Bu yüzleşme; elbette hukuki planda yüzleşmeyi, yargılamaları, hesaplaşmaları da içerecek. Ama bununla sınırlı değil. Konuşmalıyız. Tartışmalıyız. Ve ülkemizin demokratik inşasını gerçekleştirmeliyiz. 12 Eylül ve benzeri travmaların yaşanmaması için önlemler alınmalıdır. Zihinlerde ve anayasalarda yankılanacak sloganlarımız da olmalı…



Darbeler yasaktır!

Hükümet zam teklifini açıklamadı

ANKARA (25.08.2010)- Hükümet toplu görüşmelerin 3. turunda sendikaların talebine rağmen zam teklifini açıklamadı. KESK bu görüşmeye de katılmadı. Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız, görüşme gündeminin Bakan Hayati Yazıcı tarafından tek taraflı belirlendiğini belirterek, bu tavrı kınadıklarını söyledi.




Görüşme takvimi daraltılarak kamuoyu oluşturmalarının engellendiğini ifade eden Bircan Akyıldız, sendikal hak ve çalışma hayatına yönelik talepler ile hizmet kollarının sorunları gibi önemli konuların 1 güne sıkıştırılmasını anlamakta güçlük çektiklerini ifade etti.



Akyıldız, "14 gün yatıp, sadece 1 gün kamu çalışanlarının mali ve sosyal haklarını konuşmamız beklenmesin. Yasada 15 gün var. Sayın Bakan olmayan yetkisini kullanarak gündemi sıkıştırmak istemektedir. Kamu çalışanlarının sorunlarını kamuoyu gündeminden çıkarmak istemektedir. Bu konudaki ısrarımızı sürdüreceğiz" dedi.



Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu ise, bütün gündemin 1 günde konuşulmasının yeterli olmadığını ifade etti.



28 Ağustos'ta rakam getirilerek "evet" ya da "hayır" demelerinin beklenmemesi gerektiğini vurgulayan Gündoğdu, "Bu bir referandum değil. Pazarlık edeceğimiz konular var. 'Evet' ya da 'hayır' dememizin beklenmesi haksızlık olur. Sayın Bakan'ın masaya rakam getirmesi lazım" dedi.



Hayati Yazıcı ise zam teklifi konusunda net konuşmadı, "Arkadaşlar çalışıyor" demekle yetindi.



Toplu görüşmelerin üçüncü turunda eğitim, sağlık, din ve enerji gibi hizmet kollarında çalışan memurların sorunları ele alındı ve sendikal haklar ile çalışma hayatına ilişkin sorunlar tartışıldı.



Toplu görüşmelerin son ve en önemli turu 28 Ağustos'ta yapılacak. 2011 yılında hükümetin memura zam teklifi açıklanacak. Eğer sendikalarla hükümet anlaşamazsa Uzlaştırma Kurulu devreye girecek. Ama son sözü yine Bakanlar Kurulu söyleyecek.

Tam Gün'de yürütmeyi durdurmaya devam

ANKARA (26.08.2010)- Danıştay, Türk Tabipleri Birliği’nin başvurusu üzerine “tam gün”e ilişkin Anayasa Mahkemesi kararının üniversite öğretim üyeleri dışındaki hekimleri kapsamadığına yönelik Sağlık Bakanlığı işleminin yürütmesinin durdurulmasının devamına karar verdi.




Danıştay, Tam Gün Yasası'na ilişkin Sağlık Bakanlığı’nın savunmasını aldıktan sonra yürütmeyi durdurmanın devamına karar verdi.



Anayasa Mahkemesi 16 Temmuz 2010 günü açıkladığı kararı Tak Gün Yasası'nın baezı maddelerini iptal edip, iptal edilen maddeye ilişkin verdiği kararın sonuçsuz kalmaması için yürürlüğünü de durdurmuştu.



Sağlık Bakanlığı, Anayasa Mahkemesi kararının üniversite öğretim üyeleri dışındaki hekimleri kapsamadığını, hekimler kamu dışında çalışmaya devam ederse memuriyetten çıkarma dahil her türlü işlemi yapacağını açıklayınca da, Türk Tabipleri Birliği Anayasa’ya aykırı Bakanlık işleminin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemi ile Danıştay’a başvurmuştu.



Danıştay da, Bakanlık işleminin Anayasa Mahkemesi kararına ve hukuka aykırı olduğu sonucuna vararak, işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiş ve Sağlık Bakanlığı’ndan konuya ilişkin olarak savunma istemişti.



Sağlık Bakanlığı, konuya ilişkin savunmasını Danıştay’a geçtiğimiz günlerde iletmişti. Danıştay, Sağlık Bakanlığı’nın savunmasını aldıktan sonraki değerlendirmesinde de yürütmeyi durdurmanın devamına karar verdi.

İş güvenceli ortak çalışanlar yasası

İSTANBUL (26.08.2010)- Başbakan, Anayasa paketine ilişkin manipülasyonlara devam ediyor. Demokrasicilik oyunu tehditlerle sürüyor. Toplu sözleşme isteyen memurlara referandumda “evet” dayatmasında bulunan AKP Hükümeti, şimdi de iş güvencesini ellerinden almakla tehdit ediyor.




Emekçi memur sendikaları ile hükümet arasında yapılan toplu görüşmelerin üçüncü oturumu bu hafta yapıldı. AKP Hükümetinin dayatmalarıyla başlayan görüşmeler, tehditlerle devam ediyor. KESK'in toplu sözleşme talebini, referandumda “evet” şartına bağlayan hükümet, emekçi memurlara iş güvencelerini ellerinden alacak bir düzenleme dayatmasında bulundu. Görüşmelerde herhangi bir ilerleme yok, KESK'in çekildiği toplu görüşmelerin üçüncü turunda hükümet yine zam teklifini açıklamadı.



İş güvencesi tartışması, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın açıklamalarıyla başladı. Bir televizyon programında konuşan Erdoğan, “İşçi-memur ayrımı kalksın, herkes çalışan olsun” önerisinde bulundu. Erdoğan'ın önerisi, emekçi memurların iş güvencesini ellerinden almak, hükümete ise lokavt hakkı tanımak üzerine kurulu. İki yıl önce yapılan görüşmelerde, Erdoğan, “çalışan”lar kavramıyla asıl amaçladıklarının memurların iş güvencesi haklarını ellerinden almak olduğunu açıkça ifade etmişti.



KESK ve DİSK'in yıllardır dile getirdikleri “Ortak Çalışanlar Yasası” talebi ise, işçi-memur ayrımı yapılmaksızın tüm çalışanlara grev, dayanışma grevi, hak grevi, toplu sözleşme, iş güvencesi gibi . hakların tanınmasını, lokavtın yasaklanmasını içeriyor. Taşeronluk sistemi, esnek ve sözleşmeli çalışma sisteminin ortadan kaldırılmasını talep eden sendikalar, hükümetin memurlara grev hakkı tanınması karşısında iş güvencesi hakkını ellerinden almak istemesine tepkili.



“İş güvencemizi kaldırmalarına izin vermeyiz”



Erdoğan'ın sözlerini değerlendiren KESK Genel Başkanı Sami Evren, “Biz, memur kavramını zaten kabul etmiyoruz. Memur-işçi ayrımını yapan biz değiliz, bu ayrımı yapan hükümetlerdir. Biz ortak örgütlenmeyi savunuyoruz” şeklinde konuştu. Evren sözlerini, “Ama, iş güvencemizi tartıştırmayız” diyerek sürdürdü. Başbakan Erdoğan'ın başlattığı tartışmanın iş güvencesini kaldırmayı amaç edindiğine dikkat çeken KESK Başkanı şöyle konuştu: “Başbakan, memurla işçi ayrımı olmasın hepsi çalışan olsun derken, bizim iş güvencemizi kaldırmak istiyorsa buna izin vermeyiz. Ayrıca grev hakkı deyince hemen kamu çalışanlarıyla ilgili lokavt hakkı diyor. Başbakan rastgele konuşuyor. Devletin lokavt halkı olmaz, ne yapacak, hastaneleri mi kapatacak örneğin? Yok böyle bir şey.”



“Lokavtı kabul etmeyiz”



DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ise konuyla ilgili, “Biz tüm emekçilerin ortak ve güçlü olduğu bir çalışma yasasını sahipleniyoruz” yorumunda bulundu. Hükümetin lokavt yapma hakkı olmadığına dikkat çeken Çelebi, “Başbakan aklına geldiği gibi konuşuyor. Başbakan bu sözlerle, ‘Ben patron olacağım ve lokavt hakkım olacak’ diyor. Bir defa lokavt hakkını asla kabul etmeyiz. Uluslararası belgelerde hiçbir yerde lokavt bir hak değildir. Başbakan önce Avrupa Sosyal Şartı’na koyduğu şerhleri kaldırsın” dedi.



Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu ise iş güvencesinin tartışılmaya açılmasına karşı olduklarını söyledi, memurlara siyaset yasağının kaldırılmasını istedi.

Bakırköy'de işgal kazandırdı

İSTANBUL (26.08.2010)- Bakırköy Belediyesi'ne bağlı taşeron firmada 75 gün çalıştıktan sonra paraları verilmeden işten atılan işçiler, Bakırköy Belediyesi Fen İşleri binasını işgal etti. Tiner dolu bidonla binanın çatısına çıkan işçiler ihbar tazminatları ve alacaklarının verilmesiyle eylemlerini sonlandırdı.




Bakırköy Belediyesi'ne bağlı Yalın Teknik taşeron firmasında çalışan ve Limter-İş üyesi oldukları öğrenilen 5 belediye işçisi 75 günlük maaşları verilmeden işten atıldı. Alacaklarını almak için sabah saatlerinde Bakırköy Belediyesi Fen İşleri binasını işgal eden işçiler tiner dolu bidonla binanın çatısına çıktı.



Saatler süren bekleyişin ardından Bakırköy Belediye Başkan Yardımcısı Yervant Özuzun olay yerine gelip işçilerle görüştü. İşçiler 75 günlük alacakları ve ihbar tazminatlarını aldıktan sonra resmi işlemlerin yapılması için gözaltına alındı.



İşgalci işçi: İnanan, direnen kazanır



Direnişçi işçilerden ETHA'ya konuşan Hamit Kara, taşeron firma Yalın Teknik'in paralarını vermediği gibi çadırlarını ve barınaklarını da söktüğünü ifade etti. Firmadan alacaklarını istediklerinde tehdit aldıklarını söyleyen Kara "Firmanın 'İster polise, ister savcıya git para falan vermeyeceğiz' demesi üzerine böyle bir eylem kararı aldık, umutluyduk, kazanacağımızı da biliyorduk, inanan, direnen kazanır" şeklinde konuştu.



Yüzbinlerce işçinin aynı durumla karşı karşıya geldiğini belirten Kara, "Biz bugün hakkımızı aldık ama önemli olan eylemimizin yol gösterici olması, diğer işçilerin de haklarını arayıp eyleme geçmeleridir" dedi. "Emeğimizi, hakkımızı yedirmeyeceğiz, direnen kazanır" ifadelerini kullandı.



“İşgal yol gösteriyor”



Abdullah Güngör, Hamit Kara, Tuncay Yıldırım, Ahmet Dayan ve Bektaş Canlıer isimli işçilerin sendikalarına üye olduklarını belirten Limter-İş Genel Başkanı Kanber Saygılı, "75 günlük alacaklarının verilmesini talep eden arkadaşlarımız sonuç alamayınca işgal haklarını kullandılar" dedi. İşgal eylemi sonucunda Bakırköy Belediyesi Başkan Yardımcısı Yervant Özuzun'un işçilerin taleplerini kabul etmek zorunda kaldığını vurguladı.



"Arkadaşlarımızın yaptığı eylem 5 kişilik bir eylem olsa da hak almanın yolunun fiili meşru mücadeleden, işgalden, direnişten geçtiğini bir kez daha ortaya koydu" diyen Saygılı, işgalin diğer işgal eylemlerinde olduğu gibi burada da sonuç verdiğini söyledi. Saygılı, "Bu aynı zamanda işçi sınıfına yol gösterici bir eylem oldu" şeklinde konuştu.



Basına engel



Öte yandan olay yerinde 8 polis otosu, itfaiye araçları ve ambulanslar bekletilirken güvenlik görevlileri ve polis basın çalışanlarının belediye çevresinden görüntü almasını engellemeye çalıştı. (ETHA)

Öldüren silikozis hastalığı tersanelerde

İSTANBUL (27.08.2010)- Kotları beyazlatırken hayatları karartan silikozis hastalığı şimdi de tersanelerde baş gösterdi. 29 yaşındaki tersane işçisi Ümit Kayacan'a silikozis teşhisi konuldu. Tersane işçisi Kayacan, iş görmez raporuna rağmen tersanede çalıştırılmak isteniyor.




Onlarca kot taşlama işçisinin canını alan silikozis hastalığı şimdi Tuzla tersanelerinde. Yıllardır tersanelerde polyester işçisi olarak çalışan 29 yaşındaki Ümit Kayacan'ın silikozis hastası olduğu ortaya çıktı.



Kayacan, aşırı halsizlik ve yorgunluk şikayeti ile çalıştığı RMK tersanesinin işyeri hekimine başvurdu. Belirtiler üzerine İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi'ne sevk edildi. Burada yapılan tahlillerin ardından kendisine daha çok kot kumlama işinde çalışan işçilerde rastlanan ve tedavisi neredeyse mümkün olmayan silikozis hastalığı teşhisi konuldu.



İş görmez raporu verildi ama...



Kayacan'a Meslek Hastalıkları Hastanesi'nden "bir işte çalıştırılamaz" raporu verilmesine rağmen RMK Tersanesi tarafından iş başı yaptırılmak isteniyor. Limter-İş Sendikası, hastalığın "Tersanelerin görülmeyen yüzü" olduğunu kaydetti. Sendika, "Ümit Kayacan'ın yaşadığı bu durum birçok tersane işçisinin de aynı tehlikeyi taşıdığının bir göstergesi" dedi.



Kökeni 1930'lara dayanıyor



Silikozis hastalığı teşhisi Türkiye'de ilk defa 2004 yılında bir tekstil işçisine konuldu. Ancak dünyada 1930'lu yıllardan beri biliniyor. Madenlerde, dökümhanelerde, tünel ve yol yapımı işlerinde, seramik vb. iş kollarında çalışan işçilerin, granit, taş-kum tozundan oluşan silika tozuna maruz kalmasıyla ortaya çıkan tehlikeli bir hastalık olan silikozisin şu an bilinen bir tedavisi yok.



Türkiye'de silikozis hastalarının hayatlarını kaybetmesi üzerine duyarlı bir kamuoyu oluşmuş ve silikozis hastaları kendileri ilgili bir yasa çıkarılması için Ankara'da meclise yürümüşlerdi. Tüm bunların ardından 2009 yılının Mart ayında kot kumlama yasaklanmış ancak gerekli yaptırım ve denetimler yapılmadığı için hastalar hayatlarını kaybetmeye devam etmişti. (ETHA)

Rimaks işçileri yol kapattı

BARTIN (27.08.2010)- Bartın Rimaks Tekstil'de sendikalı oldukları için işten atılan işçiler yol kapattı. İşçiler, Başbakan'a "Nasıl evet diyeceğiz" diye seslendi.




Rimaks Tekstil'de işçilerin işe geri dönme mücadelesi sürüyor. 450 işçinin çalıştığı Rimaks Tekstil'de işçilerin 350'si Haziran ayında Teksif Sendikası'nda örgütlendi.



Patron işten atmalarla işçileri yıldırmaya çalıştı. Önce 23 işçiyi işten attan patron en son jandarma eşliğinde servis aracından 28 işçiyi indirerek işten attı. İşçiler isyan etti, Bartın Zonguldak karayolunu trafiğe kapattı.



İşten atmaları protesto eden işçiler Bartın Zonguldak karayolunun 5. kilometresinde oturma eylemi yaparak yolu trafiğe kapattı. Daha sonra Bartın Hükümet Caddesi'ne kadar yürüyüş yapan işçiler eski belediye binası önünde basın açıklaması yaptı.



Nasıl evet diyecekler



Teksif Düzce Bölge Sorumlusu Cemil Tınaz, Rimaks tarafından işten atılan işçilerin hepsinin sendika üyesi olduğuna dikkat çekti. Tınaz, bu durumun sendika karşıtlığını gözler önüne serdiğini ifade etti. Yasalara göre sendikalaşma nedeniyle işten atan patronun 1 ila 3 yıla kadar hapis cezasına çarpıtılıması gerektiğini belirten Tınaz, Başbakana şöyle seslendi: "İl il dolaşıp demokrasiyi daha fazla geliştireceğiz diye söyleyen başbakanımız, anayasa değişikliği yapmak isteyen başbakanımız ve iktidarı bugün mevcut olan anayasal haklarımızı kullanamazken bu anayasa değişikliğine arkadaşlarımız nasıl evet diyecekler."



Rimaks Tekstil işçileri, Tuzla'da da işten atmalara karşı direniş başlamıştı. İşçilerin direnişi sürüyor.