Yüksek Askeri Şura'da (YAŞ) yaşanan atama krizi, gerilimli ve uzlaşmalı bir sürecin ardından aşıldı. Şimdi herkes kim kazandı, kim kaybetti sorusuna cevap arıyor. Soru ve aranan cevap, zaten bir iktidar mücadelesini yansıtıyor. Dolayısıyla iktidar mücadelesinin taraflarını. Basında yapılan tartışmalarda da herkes cevabı, bağlı olduğu iktidar blokuna göre arıyor. Generaller partisi ve etrafında kümelenen güçler açısından cevap arayışı, bir hasar tespiti raporuna da dönüşüyor.
YAŞ krizinden askerlerin başına buyruk “teamül”ünün zorlandığı, AKP Hükümeti'nin kendi tercihlerini dayatmada teamülü aştığı bir sonuç ortaya çıktı. Bu, aynı zamanda asker partisinin siyasi savunma pozisyonunu pekiştirmede ve iktidar gücünü sınırlamada yeni bir aşama anlamına geliyor. Fakat bu “sonuç” birdenbire ortaya çıkmadı.
Yaşananları, burjuva egemen sınıfların statükocu ve değişimci güçleri arasındaki iktidar mücadelesinden bağımsız düşünemeyiz. Bu nedenle cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi süreçten başlayan bir perspektifle ele almak anlamlı olacaktır.
Generaller partisi, cumhurbaşkanı seçiminde yaşanan krizde, siyasi cinayet, provokasyon, denetimlerindeki yargı erki aracılığıyla 367 oy garabeti ve nihayet 27 Nisan e-muhtırasına rağmen istedikleri sonucu elde etmede başarısız oldu. Bu başarısızlık, Erdoğan-Büyükanıt arasındaki Dolmabahçe görüşmesi ve aynı zamanda uzlaşması ile resmiyet kazandı. Devamında yaşanan genel seçimlerde, muhtıra 'mazlum'luğunu da arkalayan AKP, büyük bir oy artışıyla seçimleri kazandı. Cumhurbaşkanlığı restleşmesinin ardından seçimleri de kaybeden generaller partisi ve statükocu güçler, siyaseten savunma pozisyonuna geçmek zorunda kaldılar. 22 Temmuz sonrası AKP için ise, iktidar hırsını artırdığı, iktidar gücü ve olanaklarını ele geçirmede, dolayısıyla iktidar mücadelesinde daha kararlı davranacağı bir sürecin yolunu açtı.
Sürecin bu doğrultuda evrilmesinde ve sonraki seyrinin şekillenmesinde uluslararası emperyalist konjonktürün ve güçlerin desteğinin de AKP ve değişim bloku tarafından arkalandığı belirtilmelidir. Özellikle 5 Kasım 2007 Beyaz Saray görüşmesi bu bakımdan önemlidir. Görüşme, Kürt sorununda varılan 'ortak düşman' anlaşması kadar, Ergenekon kontrgerilla örgütlenmesi dahil, burjuva egemen sınıflar arasındaki iktidar mücadelesinin seyrini de belirleyen bir özellik taşımaktaydı. Geleneksel devlet statükosu ve direncini etkisizleştirmeyi içeren bu çerçeveye, generaller de dahil edildiler. Bu çerçeve, TSK'nın komuta kademesinin çıkarlarıyla genel olarak uyumlu olsa da, bazı bakımlardan ise, kerhen dahil olma özelliği taşımaktaydı. İlker Başbuğ'un, genelkurmay başkanı olarak ilk mesajının “ABD'yle işbirliği mükemmel” şeklinde olması dikkate değerdir.
TSK'nın gerilemesini sağlayan bir diğer temel unsur ise, Kürt ulusal demokratik hareketinin ve gerillanın direnişinin kırılamamasıdır. 5 Kasım görüşmesinin ardından başlatılan “sınır ötesi” askeri saldırganlığın Zap hezimetiyle sonuçlanması ve gerillanın askeri başarılarının TSK için tam bir yıpratma savaşına dönüşmesi bu bakımdan anlamlıdır. Zap hezimeti, ilk kez CHP ve MHP'nin de TSK'yı tartışmasını sağlarken, sonrasında ise Büyükanıt'ın Kandil için ifade ettiği tabirle, TSK “BBG evi”ne döndü. Deşifre edilen, sızdırılan belgeler, internete düşen konuşma kayıtları, darbecilik belgeleri, yargılama ve gözaltılar, açığa çıkan kontrgerilla cephanelikleri, kozmik oda sırları, yapılan her resmi açıklamanın yalan çıkması, askeri başarısızlıklar vb. TSK'yı görülmediği kadar tartışmalı bir kurum haline getirdi. Buna askeri kayıpların ve kışlada şüpheli asker ölümlerinin asker aileleri başta toplumsal bakımdan sorgulanmaya başlaması ve generallerin ayrıcalıklı yaşamlarını da eklemeliyiz. Siyaseten savunma pozisyonu, kurumsal düzeyde itibar kaybıyla birleşerek generallerin “boru”laşma sürecini derinleştirdi.
2010 YAŞ toplantısına bu koşullar altında gidildi. Generaller, YAŞ üzerinden AKP Hükümeti'ni taviz ve uzlaşmaya zorlayacak bir hamle yapmak istediler. Krizin en üst düzeye ulaştığı aşamada, toplu istifa kozunu da masaya sürdüler. AKP ise bu kozu, “devlet makamı boş kalmaz” diyerek karşıladı; “teamül”ü değil, yetkisini esas alacağı mesajı verdi. Toplu istifa dahil, kriz ve restleşmeden generallerin yenilgiyle çıkacağı başından itibaren belliydi. Bu durumun, generallerin gücünü artıran değil, sınırlandıran bir rol oynaması da kaçınılmazdı.
AKP'nin, hazırladığı anayasa değişikliği paketini demokratikleşme ve 12 Eylül'le hesaplaşma olarak pazarlamaya çalıştığı ve siyasi söylemini değişim üzerine kurduğu koşullarda, savunma pozisyonundaki generaller karşısında esaslı bir geri adım atmayacağı belliydi. Tersine, YAŞ toplantısını, referandumda 'evet' cephesini güçlendirecek bir kürsüye dönüştürmek istiyordu. YAŞ toplantısı öncesinde, terfi bekleyen muvazzaf generaller dahil 102 subay hakkında “Balyoz” davasından tutuklama kararının çıkarılmasının anlamı ve mesajı da buydu. Bu isimler arasında, “teamül”en Kara Kuvvetleri Komutanı olması beklenen Hasan Iğsız'da yer alıyordu.
Fakat bu, AKP'nin her istediğini yaptığı, uzlaşmaya gitmediği anlamına gelmiyor. AKP, taktik planda bir dizi uzlaşma ve taviz politikası izledi. AKP'nin en belirgin geri adımı, Balyoz kapsamındaki tutuklama kararlarını kaldırmak oldu. Zaten uzlaşmanın ve krizin aşılmasının yolu da böyle açılabildi.
AKP Hükümeti, herkesin gözü önünde yargıya doğrudan müdahale etti, tutuklama kararını kaldırdı. Bu müdahale, AKP'nin anayasa paketinin de esasını oluşturan “yargının bağımsızlığı” söyleminin nasıl bir şey olduğunu da göstermiş oldu. AKP'nin demokratikleşme değil, kendisi için demokrasi; yargı bağımsızlığı değil, kendi denetiminde bir yargı istediği ve bunun kavgasını verdiği, yaşanan yargı müdahalesiyle tekrardan açığa çıktı.
YAŞ toplantısı gösterdi ki, generaller partisinin iktidar gücü sınırlanmış, siyasi etkisi daralmış, inandırıcılığı ve imajı aşınmış, psikolojisi yıpranmış bir durumdadır. TSK'nın “akredite” kalemşorlarından Fikret Bila'nın 11 Ağustos tarihli yazısında, TSK'nın “büyük ölçüde yalnızlaştırıldığı” ve “psikolojik harekatın belli ölçüde başarılı olduğunu” belirtmek zorunda kalmasının ve TSK'nın hakkındaki iddia ve suçlamalardan temize çıkması gerektiğini önermesinin anlamı da budur.
Fakat bu durum, önümüzdeki dönemde generallerin iktidar mücadelesinden vazgeçeceği anlamına gelmiyor. TSK, bugün de, sömürgeci faşist rejimin en temel kurumu olmayı sürdürmektedir. Keza, egemen sınıflar arası iktidar mücadelesinin temel bir tarafı durumundadır. Generaller partisi, şimdilik Ankara'nın YAŞ'ına baksa da, her fırsatta iktidarını korumak için hamleler yapmayı sürdürecektir. Anayasa referandumu, egemen sınıflar arası iktidar mücadelesinin önümüzdeki dönemini belirleyecek gündemi durumundadır.
Ankara'nın YAŞ'ına bak!
27 Ağustos 2010 Cuma
Gönderen
proleterdevrim
zaman:
14:48
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder